01/09/2025

Malcolm Bradbury – The History Man Romanı İncelemesi

Malcolm Bradbury’nin “Tarih Adam” kitabı, tarih ve insan ilişkisini mizahi bir dille sorgulayan bir başyapıt. Üniversite ortamında geçen olaylar, karakterlerin akademik ve sosyal yaşamları üzerinden modern tarih anlayışını ironik bir şekilde ele alıyor.

Malcolm Bradbury – Tarih Adam Kitabının Özeti

The History Man (Türkçede Tarih Adam) Malcolm Bradbury’nin 1975 yılında yayımlanan ve en çok tanınan romanıdır. Eser, bir kampüs romanı olarak 1960’larda kurulan yeni nesil üniversitelerdeki akademik yaşamı hicveden karanlık bir mizah örneğidir. Roman 1970’lerin başındaki İngiltere’de, toplumsal ve politik çalkantıların ortasında bir üniversite akademisyeni olan Howard Kirk ve eşi Barbara’nın hayatından bir dönemi konu alır.

Howard Kirk, Watermouth adlı kurgusal bir üniversitede sosyoloji bölümünde öğretim görevlisidir. Kendini “sosyalleşme kuramcısı” olarak tanımlayan Howard, son derece özgürlükçü, Marksist görüşlü ve “modaya uygun” radikal fikirleriyle tanınır. Eşi Barbara ile birlikte “ilerici” bir çift profili çizerler: geleneksel cinsiyet rollerine ve toplumsal muhafazakârlığa karşı durduklarını iddia ederler. Ne var ki yıllar süren evlilik ve orta yaşa yaklaşmalarıyla, pratik yaşamlarında savundukları ideallerden uzaklaştıkları görülür[3]. Howard kitaplar yazıp akademik ün kazanırken, Barbara büyük ölçüde ev işleri ve iki çocuğun sorumluluğu ile baş başa kalmıştır. Kirk ailesi 1960’ların başında Leeds Üniversitesinde öğrenciyken tanışmış, muhafazakâr ve işçi sınıfından gelen geçmişlerini geride bırakıp 1960’ların sonunda radikal görüşleri benimseyerek kendilerini “yeniden yaratmış” bir çifttir. Howard, 1967’de Watermouth Üniversitesi’ne atandığında burayı “karşı çalışabileceği bir yer” olarak görüp kasabayı ve üniversiteyi politik olarak radikalleştirmeyi misyon edinmiştir.

Roman, Howard ve Barbara’nın yaşamında bir akademik dönemi (1972 güz yarıyılı) kronolojik olarak aktarır. Hikâye, Kirks ailesinin dönemin başında verdiği ünlü ev partisiyle açılır. Bu parti, “yapılandırılmamış” ve son derece özgür bir ortam yaratma iddiasıyla, dönemin serbest ahlak anlayışını yansıtır: bol alkol, esrar, entelektüel tartışmalar ve odalara dağılan cüretkâr cinsel ilişkiler partinin normalleridir. Howard ve Barbara, misafirlerinin evin farklı odalarında birlikte olmalarını bile bir başarı saymaktadır. Nitekim Howard partinin ilerleyen saatlerinde öğrencilerinden Felicity ile evin bodrumunda birlikte olurken, Barbara da aynı anda üst katta başka bir erkekle yakınlaşır. Partinin kaotik atmosferi içerisinde çiftin yakın arkadaşı Henry Beamish ciddi bir bunalım anı yaşayarak kolunu cama vurup keserek kendine zarar verir – karısı Myra’nın onu terk etme planlarının yarattığı bir çaresizlik anıdır bu.

Howard Kirk, akademik hayatında da son derece saldırgan ve ayrımcı bir tavır takınır. Kendisinin Marksist ve devrimci dünya görüşünü benimsemeyenleri küçümser ve cezalandırır. Örneğin, seminerine kravat ve blazer ceketle gelen, fikirleri daha muhafazakâr bir öğrenci (Roman’da Mr. Carmody) Howard’ın hedefi haline gelir. Howard, gencin hazırladığı ödevi sunmasına dahi izin vermeden onun “hantal, anal tip” biri olduğunu söyleyerek alay eder ve yazdıklarını “bastırılmış, anal bir makale” diye aşağılar[9]. Kendisini eleştiren veya farklı görüş getiren kim olursa olsun, Howard bunu “tarih dışı bir aykırılık” olarak damgalar. Nitekim bu öğrenciyi üniversiteden attırmayı başarır; Howard’a göre bu genç, “tarihsel bir önemsizlik”ten ibarettir. Ironik bir şekilde Howard’ın “entelektüel özgürlük” söylemi, sadece kendi görüşlerine uyanlar için geçerlidir – muhalif sesleri bastırmak için otoritesini kullanmaktan çekinmez.

Romandaki olaylar ilerledikçe Howard’ın özel hayatı ile ideolojik duruşu arasındaki çatışmalar daha da belirginleşir. Howard her cumartesi sabahı üniversitedeki öğrencilerden veya akademik personelden bir sevgili seçerek sıra dışı cinsel ilişkilerine devam ederken, Barbara da belirli aralıklarla Londra’ya “alışveriş gezileri” adı altında giderek genç bir erkekle buluşur. Kirk çifti, açık evlilik yaşam tarzıyla çevrelerinde “ileri görüşlü ve özgür” bir çift olarak takdir toplasa da ilişkilerinin derinlerinde ciddi kırılmalar yaşanmaktadır. Howard’ın kampüsteki sayısız ilişkisi sonunda yönetime kadar yansır: bir öğrenciyle yaşadığı uygunsuz ilişki nedeniyle “ağır ahlaki çöküntü” (gross moral turpitude) suçlamasıyla disiplin soruşturmasına uğrar. Fakat Howard bu durumu ciddiye almaz, hatta öğrencilerine bunun “günümüzde pek bir anlamı kalmamış, muğlak bir kavram” olduğunu söyleyerek geçiştirir.

Romanın doruk noktası ve çözümü, Howard’ın çevresindeki insanların tepkileri ve Barbara’nın iç dünyasındaki çöküş üzerinden gelişir. Howard, bölümde çıkaracağı kargaşalarla kendi popülerliğini artırmaya çalışır: Örneğin, üniversiteye konuşmacı olarak ırkçı görüşleriyle tanınan bir genetik profesörünü davet etmeyi gizlice örgütleyerek öğrencilerin protesto başlatmasını kışkırtır. Tüm bu kaos içinde Barbara giderek artan bir umutsuzluğa sürüklenir. Dışarıdan “ikonik bir 70’ler özgürlükçü evliliği” gibi görünen ilişkisinde aslında derin bir yalnızlık ve değersizlik hissi yaşamaktadır. Romanın sonunda, Howard ve Barbara yine bir ev partisi düzenler. Bu kez beklenmedik bir olay yaşanır: Barbara, banyoda bir sinir krizi geçirerek kolunu camdan dışarı vurarak intihar girişiminde bulunur. Bu şok edici sahne, Kirk çiftinin birlikte geçirdiği fırtınalı dönüşüm sürecinin trajik bir sonucudur. Barbara hayatta kalır, Howard ise çevresindekilerin gözünde hâlâ “istikrarlı ve modern” evliliğin bir parçası olarak takdir edilmeye devam eder. Howard Kirk, tüm yaşananların ardından kendini hala “radikal kahraman, tarihin ileri yürüyüşünün sürükleyici gücü” olarak görmektedir. Kendi felsefesine göre sevdikleri şeylerin er ya da geç gerçekleşmesi kaçınılmazdır – Howard bunu “tarihsel kaçınılmazlık” olarak adlandırır. Ancak okur, bu ironik finalde, kişisel trajedilerin ve ikiyüzlülüklerin gölgesinde böyle bir “ilerlemenin” ne derece anlamlı olduğunu sorgulayarak romanı tamamlar.

Tarih Adam Kitabındaki Karakterlerin Detaylı Analizi

  • Howard Kirk: Romanın ana karakteri olan Howard, Watermouth Üniversitesi’nde sosyoloji hocasıdır. Kendini devrimci, “radikal bir sosyolog” olarak tanımlayan Howard, 1970’lerin modasına uygun tüm sol söylemlere ve aktivist rollere bürünmüştür. Öğrencileri ve meslektaşları arasında entelektüel bir nüfuza sahiptir; Maoistler, toplum dışı marjinal gruplar ve sözde “tüketim karşıtı” radikaller onun etrafında toplanır. Ancak Howard’ın kişiliğinin en dikkat çekici yönü ikiyüzlülüğüdür. Dilde özgürlük, eşitlik, devrimci dayanışma mesajları verirken, eylemlerinde güç düşkünlüğü ve bencillik göze çarpar. Mesleki konumunu ve karizmasını hem özel hayatında hem akademide kendi çıkarları için kullanır; fikirlerine muhalefet eden öğrencileri aşağılayıp cezalandırır, evliliğinde ise eşini baskı altında tutar. Howard, hemen her karşılaştığı kadını (öğrenci veya öğretim görevlisi fark etmeksizin) baştan çıkarılması gereken bir hedef olarak görür ve sürekli eşini aldatarak “seri çapkın” kimliğini sürdürür. İlerici ideolojisini kişisel zevkleri için kılıf yapması, onu dönemin “her modern kampüste rastlanabilecek” tanıdık bir figürü haline getirir. Örneğin, öğrencisine düşük not verdiği için itiraz eden Mr. Carmody’e tahammül edemeyip onu faşistlikle suçlayarak dersinden uzaklaştırması, Howard’ın hoşgörüsüzlüğünü gösterir. Entelektüel özgürlük söylemini dillerden düşürmeyen Howard, aslında kendi dışındaki fikirlere yaşam hakkı tanımayan otoriter bir profil çizer[18]. Evde de benzer şekilde, çocuk bakımı ve ev işlerini Barbara’ya bırakarak, kuramsal olarak karşı olduğunu söylediği ataerkil rolü fiilen sürdürür. Tüm bu çelişkilerine rağmen Howard, kendini tarihin ileri götürücü gücü olarak görmeye devam eden, narsistik ve kendine hayran bir karakterdir. Bradbury, Howard Kirk şahsında döneminin “tarih adamı”nı – yani her şeyi tarihsel zorunlulukla açıklayan, ideolojik söylemi kendi çıkarlarına alet eden sahte devrimci tipini – keskin bir mizahla portreliyor.
  • Barbara Kirk: Howard’ın eşi Barbara, iki çocuk annesi, eğitimli ve kendini feminist ve hümanist değerlere adamış bir kadındır. Barbara da gençliğinde Howard kadar idealist ve radikal düşüncelere sahipti; hatta Kadınların Barış Hareketi, Çocukların Kürtaj Hakkı İçin Haçlı Seferi gibi kampanyalarda aktif rol alacak kadar toplumsal konulara duyarlıdır. Ancak evlilikleri ilerledikçe Barbara’nın hayatındaki konumu, savundukları idealler ile gerçeklerin çelişkisinin sembolü haline gelir. Kirk çifti, kadın-erkek rollerinin yıkılması gerektiğini savunsa da Barbara, istemediği halde ev kadını ve anne rolüne sıkışmıştır. Eşi Howard akademik kitaplar yazıp itibar kazanırken, Barbara kendi kariyer hedeflerini gerçekleştiremeden çocuk bakımı ve ev işleri arasında sıkışıp kalmıştır. Bu durum onda derin bir hayal kırıklığı yaratır; evliliğinden ve sınırlanmış hayatından memnun değildir. Yine de Barbara, görünürde döneminin ilerici “radikal şık” yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışır. Howard ile birlikte açık evlilik yaşamayı kabullenmiş, özgür ilişki pratiğine teoride onay vermiştir. Hatta çevrelerindeki diğer çiftler tarafından “ilerici ve modern” bir ilişki sürdürdükleri için imrenilirler. Ne var ki Barbara’nın iç dünyasında büyük bir boşluk ve bastırılmışlık vardır. Eşinin sayısız ihanetine ve kendi gerçekleşmemiş akademik hayallerine rağmen uzun süre durumu idare eder. Roman boyunca Barbara’nın memnuniyetsizliği giderek artar; Howard’ın her şeyini ideoloji ile meşrulaştıran bencilliği karşısında Barbara kendini görünmez ve değersiz hisseder. Hikâyenin sonundaki trajik intihar girişimi, Barbara’nın yıllarca bastırdığı acının patlama noktasıdır. Bu karakter aracılığıyla Bradbury, 1970’lerdeki sözde özgürleşmiş evliliklerin arka planında kadınların yaşadığı tatminsizlik ve hüsranı çarpıcı biçimde gözler önüne sermiştir.
  • Flora Beniform: Watermouth Üniversitesinde gelişimsel psikoloji alanında kıdemli bir öğretim üyesidir. Flora, oldukça alışılmadık yöntemlerle araştırma yapan, romanın sivri ve ilginç yan karakterlerinden biridir. Profesyonel merak duyduğu erkeklerle cinsel ilişkiye girerek onların psikolojisini çözümlenebilir bulgular elde ettiğini düşünen Flora, etik sınırları zorlayan bir akademisyendir. Kendi deyimiyle bilimsel bilgi uğruna “yatak odasını laboratuvara” çevirir. Howard Kirk ile de yakın ilişki içindedir; roman boyunca Howard’la gönül ilişkisine girer ve entelektüel sohbetlerle bunu meşrulaştırırlar. Örneğin, Flora Howard’a birlikte olacakları zaman ilginç “sosyolojik malzeme” getirmesi şartını koşar; Howard da arkadaşı Henry ve Myra’nın mutsuz evliliğinin dedikodusunu yaparak Flora’nın akademik merakını tatmin eder. Flora Beniform karakteri, dönemin özgür cinsellik anlayışının akademide bile nasıl normalleştiğini ve kişisel sınırların ideoloji perdesi altında ihlal edilebildiğini gösterir. Ayrıca Flora, Howard’ın ikiyüzlülüğüne ayak uyduran ve aynı boş hayat tarzını paylaşan akademik çevrenin bir parçasıdır.
  • Henry ve Myra Beamish: Henry Beamish, Howard’ın aynı bölümdeki meslektaşı ve eski dostlarından biridir. Orta yaşlı bu çift, Kirk’lerin tam tersine oldukça muhafazakâr sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Henry ve eşi Myra’nın çocuğu yoktur; kırsalda, restore edilmiş bir çiftlik evinde yaşayıp kendi hâllerinde takılmayı tercih ederler. Henry entelektüel olarak parlak biri olmaktan ziyade sakar ve özgüvensiz bir karakter olarak resmedilir; Myra ise evliliklerinde tatminsiz ve sonunda ayrılmayı düşünen taraftır. Beamish’ler, Howard ve Barbara’nın temsil ettiği “radikal şatafat”ın yanında “geleneksel sıkıcılık” gibi kalsa da aslında her iki çift de mutsuzluğun farklı yüzleridir. Romanda Henry’nin çaresizliği özellikle vurgulanır: Kirk’lerin partisinde karısının kendisini terk edeceğini öğrenen Henry, yaşadığı depresyonla camı kırıp kolunu keserek umutsuz bir yardım çığlığı atar. Bu olay, Howard ve Barbara’nın evliliklerindeki çürümüşlüğü de ayna gibi yansıtır. Henry ve Myra çifti, 1970’lerin değişen değerlerine ayak uyduramayan ve eski dünyanın içinde sıkışıp kalan insanları temsil ederken, onların trajedisi romanın ahlaki dengelerini derinleştiren bir alt olay örgüsü sunar.
  • Annie (Miss) Callendar: Romanın ilerleyen kısımlarında sahneye çıkan Miss Callendar, Watermouth’a yeni atanmış genç bir İngiliz edebiyatı öğretim üyesidir. Miss Callendar, Howard’ın çevresindeki aşırı politize akademisyen profilinden belirgin biçimde farklıdır. Howard partide ona yaklaşıp “varoluşçu düşüncenin sürekli devrimi hakkında ne düşündüğünü” sorduğunda, Annie Callendar kendini “19. yüzyıl tipi bir liberal, hikâyeyle ilgilenen biri” olarak tanımlar. Bu yanıtıyla, Howard’ın modaya uygun devrimci söylemlerine prim vermediğini gösterir. Miss Callendar karakteri, roman içinde adeta sağduyunun ve klasik akademik değerin sesi gibidir. Howard’ın entelektüel kur yapmalarına, kendini beğenmiş tavırlarına boyun eğmez; ideolojik jargonun ötesinde insani hikâyelere ve ahlaki değerlere önem verdiğini hissettirir. Roman boyunca Howard, Miss Callendar’dan hem etkilenir hem rahatsız olur – sanki karşısında kendi çıkarcı radikalizmine teslim olmayan bir ayna vardır. Miss Callendar sonunda Howard’ın beklediği türden bir zaaf göstermez ve onunla birlikte olmayı reddeder (yalnızca Guardian’ın hicivli özetinde, parodi amacıyla, hikâyenin sonunda Howard’ı desteklediği belirtilir). Bradbury bu karakter aracılığıyla, üniversitede modası geçmiş görünen liberal hümanist değerleri temsil eder ve Howard gibi “tarih adamlarının” yanında alternatif bir duruşun mümkün olabileceğini ima eder.

Tarih Adam Kitabının Ana Temaları ve İdeolojik Arka Planı

1970’ler İngiltere’sinde Akademi ve Politika: The History Man, 1970’lerin başındaki Britanya üniversite atmosferini arka planına alır. Bu dönemde İngiltere’de akademi dünyası önemli bir dönüşüm geçiriyordu. 1960’ların başında kurulan yedi yeni üniversite (Sussex, East Anglia, York, Essex, Lancaster, Kent ve Warwick), geleneksel “kırmızı tuğla” üniversitelere alternatif olarak “plak cam ve çelik üniversiteler” adıyla anıldı. Bu okullar, savaş sonrası artan öğrenci nüfusuna yanıt olarak daha demokratik ve yenilikçi bir eğitim vaadiyle kurulmuştu. Disiplinlerarası fakülteler, küçük grup seminerleri, “farklı olmak” sloganı (UEA’in mottosu “do different”) bu yeni üniversitelerin karakteristik özellikleriydi. Bradbury’nin kurmaca Watermouth Üniversitesi de bu tür bir yenilikçi kampüsün modelidir. 1960’ların sonuna doğru ise öğrenci protestoları ve toplumsal hareketler üniversitelerde çalkantılara yol açtı. 1968 Mayıs olaylarının Fransa’dan İngiltere’ye yansımasıyla London School of Economics’te oturma eylemleri, Essex’te pencerelerin indirilmesine varan protestolar görüldü. Doğmakta olan gençlik hareketi, geleneksel otoritelere meydan okuyor; bazı öğrenciler müfredatı kontrol etmeyi, sınavları kaldırmayı bile talep ediyordu. 1970’lere girildiğinde birçok akademisyen, üniversitelerdeki bu radikal değişim girişimlerinden rahatsızlık duymaya başlamıştı. Malcolm Bradbury gibi “yeni üniversite” hocaları, başta benimsedikleri ilerici eğitim ideallerinin kaosa sürüklendiğini düşünerek eleştirel bir tutum aldılar. Nitekim 1971’de Bradbury’nin görev yaptığı East Anglia Üniversitesi’nde bir Amerikalı öğrencinin kampüste esrar içtiği için atılması, 10 günlük işgal eylemine yol açmış; protestocular Bradbury’nin ofisini bile tahrip etmişlerdi. İşte The History Man, tam bu tarihsel arka plan üzerinde şekillenir. Romanın ideolojik zemini, 1970’ler İngiltere’sindeki radikal sol düşüncenin akademideki yankıları, öğrenci hareketlerinin yarattığı karmaşa ve o dönemin toplumsal özgürlük ortamıdır. Howard Kirk karakteri, 68 Kuşağı’nın İngiliz versiyonunu, aşırılaşan akademik radikalizmi sembolize ederken; yazar Bradbury satirik bir dille bu atmosferin iç yüzünü okura gösterir.

Akademik İkiyüzlülük ve Güç Söylemi: Romanın en belirgin temalarından biri, entelektüel idealler ile kişisel çıkarlar arasındaki uçurumdur. Howard Kirk ve çevresindeki akademisyenler, sürekli devrim, özgürlük, eşitlik gibi büyük laflar etseler de pratikte oldukça bencil ve baskıcı davranırlar. The History Man, bu akademik ikiyüzlülüğü acımasızca hicveder. Howard’ın öğrencilerine karşı tutumu, özgür düşünceyi savunurken farklı fikirlere tahammül edememesi bunun örneğidir. Kendisini “ezilenlerin kurtarıcısı” gibi sunup aslında güç sahibi pozisyonunu korumaya çalışması, akademideki makam ve unvan oyunlarını gösterir. Roman, politik doğruculuk kisvesi altında kişisel hırsların nasıl yürütüldüğünü gözler önüne serer. Bu temayı işlerken Bradbury son derece alaycıdır: Howard gibi sözde devrimciler, gerçekte “bozuk düzenin devamından çıkar sağlayan” kişilerdir. Roman, politik duruşun bir çeşit performansa dönüşebileceğini ve bunun arkasında insanî zafiyetlerin gizlenebileceğini ortaya koyar. Nitekim birçok eleştirmen eseri, siyasi poz kesme ve akademik riyakârlığın eleştirisi olarak değerlendirmiştir. Howard’ın “özgürlük” nutukları atarken muhalifleri susturması, “eşitlik” derken öğrencilerini suistimal etmesi bu temanın altını çizer. Bradbury, dönemin gözde söylemlerine kapılan akademisyen tipini karikatürize ederek okura uyarıcı bir mesaj iletir: İdeoloji, yanlış insanların elinde bir güç oyununa dönüşebilir.

Radikalizm, Tarih ve Kaçınılmazlık İnancı: Romanın başlığında da vurgulanan “tarih” kavramı, eserin tematik omurgalarından biridir. Howard Kirk, kendi dünya görüşünü haklı çıkarmak için sık sık tarihsel determinizm argümanına başvurur. Sevdiği veya savunduğu gelişmeler için “tarihsel olarak kaçınılmaz” diyerek, onları meşru ve durdurulamaz gösterir. Örneğin, kampüste düzenlediği her provokasyonu, yaşanan her skandalı tarihin ilerleyişinin bir parçası gibi sunar. Bu yaklaşım, dönemin Marksist söylemlerinden beslenir: Tarihin belirli yasalara göre aktığı ve devrimin kaçınılmaz olduğu inancı. Roman, Howard’ın bu inancını hem karakterin motivasyonu olarak işler, hem de ironik biçimde sorgular. Zira Howard “tarihin adamı” rolüne bürünse de, yaptıkları çoğunlukla kendi egosunu tatmin etmekten öteye gitmez. Tarihin yönü gibi büyük laflar, Howard için bir kalkan gibidir. Eserde sıkça geçen “tarihsel zorunluluk” vurgusu, yazarın bu kavrama eleştirel baktığını gösterir. Bradbury, tarihin akışını sıkça dile getiren bu karakterin aslında tarihten ders almadığını ve kendi tarihini trajediye çevirdiğini gösterir. Bu tema, 1970’lerde sol ideolojinin içinde bulunduğu determinist söyleme bir gönderme olduğu kadar, bireylerin kendi eylemlerini sorumluluktan azade kılmak için tarih kavramını nasıl kullanabileceğine dair bir taşlamadır.

Cinsellik ve Özgürlük Söylemi: The History Man, “izin toplumunun” (permissive society) uç örneklerini sergileyerek cinsellik temasını merkezine alır. 1960’ların sonunda Batı toplumlarında yükselen cinsel özgürlük akımı, 1970’lerde üniversite çevrelerinde liberalleşmiş ilişki biçimleriyle kendini gösterdi. Romanda Howard ve Barbara’nın açık evliliği, öğrencilerin hocalarla ilişkileri, ev partilerindeki partner değişimleri bu dönemin cinsel devrim rüzgârının bir yansımasıdır. Bradbury, karakterlerinin neredeyse her adımını cinsellikle bağlantılı göstererek bir noktada mizahi abartı da yapar. Örneğin Howard’ın, Çarşamba öğleden sonralarını kadın öğrencilerle birlikte geçirmeyi akademik teorilerle açıkladığı sahneler keskin bir ironi taşır. Cinsellik, roman kişilerince adeta devrimci bir eylem gibi yüceltilir – Howard ve Barbara, kendi evliliklerindeki ihanetleri bile “kişisel olan politiktir” diyerek özgürleşme emaresi sayar. Ancak romanın alt metninde, bu sınırsız cinsel özgürlük iddiasının yarattığı ahlaki ve duygusal çoraklaşma eleştirilir. Howard’ın bitmek bilmez gönül maceraları, sonunda onu üniversitede disiplin tehdidine götürür; “ahlaki çöküntü” suçlamasıyla yüzleşir. O ise bunu bile hafife alarak cinselliği bir oyun alanı gibi görmeye devam eder. Bradbury’nin çizdiği dünya, bir yandan 70’lerin serbest cinsellik ortamını tüm dürüstlüğüyle gösterirken, diğer yandan bu özgürlüğün sorumsuzca yaşanmasının sonuçlarını da irdeler. Karakterlerin hemen hepsi bir noktada cinsel kararlarının bedelini duygusal çöküntü veya yalnızlık olarak öder. Bu bakımdan roman, “seksüel devrim”in slogandan gerçeğe döndüğü anda neler olabileceğine dair eleştirel bir tablo çizmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Feminist Eleştiri: The History Man, kadın karakterleri ve cinsiyet rolleri üzerinden de önemli mesajlar verir. Howard ve Barbara, teoride katı cinsiyet rollerine karşı olsalar da pratikte oldukça geleneksel bir işbölümü içinde yaşarlar – Howard kariyerini ve entelektüel egosunu beslerken, Barbara çocuk bakımı ve ev işi yükünü taşır. Bu çelişki, dönemin feminist söylemi ile gerçek yaşam arasındaki açı farkını vurgular. Roman, erkek egemen düşüncenin sol ideoloji içinde bile nasıl yeniden üretilebildiğini gösterir: Howard kendini ilerici ve feminist olarak tanımlasa da kadınlara yaklaşımı oldukça cinsiyetçidir. Kız öğrencilerini entelektüel muhatap olarak değil, cinsel partner olarak görür; ev işlerini ise “bilinç yükseltme” faaliyetleri için zaman bulamadığı gerekçesiyle Barbara’ya yıkar. Eserde ayrıca bir “militan feminist” figürü parodisi de yer alır: Üniversitedeki bir toplantıda Amerikalı bir kadın akademisyenin her fırsatta “eril faşistleri hadım edin” diye bağırması, dönemin aşırı feminist retoriğine bir göndermedir. Bradbury, kadın karakterleri genellikle uçlarda çizer: Ya Barbara gibi bastırılmış ve mutsuz bir eş, ya Flora gibi cinselliğini silah yapan bir “özgür kadın”, ya da Melissa Tordoroff gibi karikatürize bir radikal feminist. Bu temsil biçimi, roman yayımlandığında ciddi eleştirilere konu olmuştur. Birçok eleştirmen ve okuyucu, Bradbury’nin kadın karakterlerini tek boyutlu ve klişelerle dolu bulmuştur. Hatta 1975’te kitabın yarattığı skandal etkisinin bir kısmı, kadın karakterlerin tahmin edilebilir kalıplara sokulmasının feministleri kızdırmasından ileri gelir. Romanın neredeyse tüm kadın figürlerinin bir stereotip etrafında çizilmesi (ev kadını, baştan çıkarıcı kadın, bağıran feminist vb.), yazarın dönemin toplumsal cinsiyet tartışmalarına mesafeli ve eleştirel yaklaştığını gösterir. Yine de bu tematik tercih, eserdeki kadınların inandırıcılığını zayıflattığı için Bradbury’nin en çok eleştirilen yönlerinden biri olmuştur. Sonuç olarak roman, 1970’lerin toplumsal cinsiyet rollerini hem içeriden (Barbara’nın hikâyesiyle) hem dışarıdan (satira yoluyla) sorgulamakta; dönemin feminizm söylemini de hiciv oklarına hedef yapmaktadır.

Sınıf ve Eğitimle Değişen Toplum: Bradbury’nin romanında arka planda işlenen bir diğer tema, sınıf atlama ve eğitimin dönüştürücü gücüdür. Howard ve Barbara Kirk, her ikisi de işçi sınıfından veya alt-orta sınıftan gelmiş, 1950’lerde burslu okullarda (grammar school) okuyup üniversiteye girebilmiş bireylerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’de uygulanan sosyal politikalar sayesinde, maddi durumu kısıtlı ama zeki çocuklar iyi eğitim alma şansı yakalamıştı. Bradbury ve çağdaşı birçok akademisyen de bu sayede üniversiteye girip kariyer yapabildi. The History Man de Kirk çiftinin geçmişine dair pasajlarda tam olarak bunu vurgular: Bir gramer okulunun ve üniversite eğitiminin Howard ile Barbara’nın ufkunu nasıl genişlettiği açıkça belirtilir. Onlar, eğitim sayesinde “görüşleri yükseltilmiş” ve küçük kasaba kökenlerinden sıyrılmışlardır. Bu, dönemin İngiliz toplumunda yaşanan önemli bir sosyolojik olguyu temsil eder: Akademik dünyanın demokratikleşmesi ve yeni bir entelektüel sınıfın doğuşu. Ancak roman, bu yeni sınıfın kendi ayrıcalıklarını nasıl kurumsallaştırmaya başladığını da ima eder. Howard gibi akademisyenler, bir zamanlar karşı oldukları burjuva ayrıcalıklarının yerine, kendilerine ait entelektüel ayrıcalıkları koymaktadır. Roman boyunca Howard’ın davranışlarında, ait olduğu yeni profesyonel sınıfın kibri sezilir. Bir bakıma Bradbury, 1970’lerde yükselen “örgütleyici sınıf”ı (organizational class) eleştirmektedir. Bu, iyi eğitim almış, kendine güvenli ama bir o kadar da küstah ve çıkarcı bir akademisyen bürokrasisidir. The History Man, İngiltere’de savaş sonrası eğitimin yarattığı bu yeni entelektüel tabakanın hem başarısını (sınıf atlama hikâyesi) hem de çelişkilerini (yeni ayrıcalıklar yaratma) gözler önüne serer. Sınıf teması, romanda ince bir alt metin olarak işlenmekle birlikte, karakterlerin geçmiş hikâyelerinde ve kampüs içi statü mücadelelerinde kendini belli eder.

Tarih Adam Kitabının Edebi Tarzı ve Anlatım Teknikleri

Malcolm Bradbury, The History Man’de özgün bir anlatım tarzı benimseyerek romanın tonunu ve biçimini, içerdiği hiciv kadar dikkat çekici hale getirmiştir. Eser, alaycı ve mesafeli bir anlatıcı sesiyle, neredeyse belgesel soğukluğunda bir üslup kullanır. Romanın tamamı alışılmadık biçimde şimdiki zaman kipinde kaleme alınmıştır; yazar geniş bir anlatıcı bakış açısıyla olayları anbean aktarmaktadır. Bu tercih, hikâyeye “şu anda gerçekleşiyormuş” gibi bir canlılık katarken, aynı zamanda okur üzerinde rahatsız edici bir yakınlık hissi de uyandırır. Bradbury’nin dil kullanımında belirgin bir sadelik ve nesnellik göze çarpar: Uzun, neredeyse sıfat kullanmadan yazılmış cümleler, karakterlerin eylemlerini duygusuz bir kesinlikle rapor eden düz bir betimleme stili mevcuttur David Lodge, Bradbury’nin bu anlatıcı üslubunu “her şeyi bilen, alaycı ve kültürlü, ama aynı zamanda duygusuz, kişiliksiz ve opak” olarak tanımlamıştır. Gerçekten de romanın her sayfasında hissedilen bu bilinçli kayıtsızlık, yazarın anlatmak istediği dönemin ruhuna uygundur: Duyguların ve içtenliğin kaybolduğu, her şeyin teori ve retorikle örtüldüğü bir dünya.

Anlatım tekniklerinin en çarpıcı yönlerinden biri, Bradbury’nin karakterlerine derinlik vermekten özellikle kaçınmasıdır. The History Man bir karakter romanı olmaktan ziyade bir tezli roman gibidir; kişiler ayrıntılı psikolojik tahlillerden ziyade temsil ettikleri fikirler ve tutumlar üzerinden çizilir. Howard Kirk başta olmak üzere roman kahramanları, yazarın satirik merceğinden dolayı “sosyolojik tip” düzeyinde tutulur. Karakter gelişimi veya dönüşümü pek yaşanmaz; bu kasıtlı yüzeysellik, romanın iletmek istediği mesajla paraleldir. Bradbury, okuru karakterlerle duygudaşlık kurmaya davet etmek yerine, onları soğukkanlı bir gözlemci konumuna yerleştirir. Roman boyunca diyaloglar bile çoğu zaman dolaylı anlatımla veya rapor eder gibi sunulur; duygusal tonlamalar arka plana itilmiştir. Düz, cansız diyaloglar ve art arda dizilen gündelik ayrıntılar, romanın stilize özelliklerindendir. Örneğin bir bölümde Howard’ın sabah kalkıp evden çıkışına kadar yaptığı sıradan işleri (tuvalete gitmesi, sakalını düzeltmesi, çocukları arabaya bindirmesi vs.), neredeyse bir kamera soğukkanlılığıyla adım adım anlatılır. Bu tür sahnelerde betimleme o kadar tekdüze ve duygu yoksunudur ki, okurda ironik bir sıkıntı hissi uyandırır. Yazar, 1970’lerin monoton ve ruhsuz entelektüel ortamını adeta diline de yansıtmıştır. Eleştirmenler bu üslup konusunda ikiye bölünmüştür: Kimi Bradbury’nin “düz ve süssüz yüzey yazısını” ustaca bulurken, kimi de anlatımın fazla donuk ve lezzetsiz olduğunu belirtmiştir. Örneğin yazar ve eleştirmen Peter Ackroyd, romanın üslubunu överek Bradbury’nin nesrindeki “sürdürülen güzel yüzey”den bahsetmiştir. Buna karşın bazı okurlar için bu dil, karton kadar tatsız bir okuma deneyimi sunmaktadır. Ancak çoğunluk görüş, Bradbury’nin dilde yaptığı bu bilinçli tercihin romanın mesajıyla uyumlu olduğudur: Eğer hikâyenin dünyasında samimiyet ve derinlik yoksa, anlatımın da samimiyetsiz ve yüzeyde kalması tematik bir aynalık yaratır.

Romanın edebi tarzı aynı zamanda yoğun bir ironi ve parodi içerir. The History Man bir hiciv (satire) olarak yazıldığından, anlatıcı sık sık karakterlerin söylemleri ile gerçekleri arasındaki tezatı vurgular. Teori ve pratiğin zıtlığını göstermek adına, Bradbury her fırsatta karakterlerinin ağzından büyük teorik laflar çıkarıp hemen ardından onların basit insani zaaflarını sergiler. Örneğin Howard, dönemin entelektüel modalarından psikanaliz ve Marksizm karışımı fikirlerle “öğrencilerin cinsel dinamiklerini” inceleyen bir kitap yazarken, aynı anda o öğrencilerle ilişki yaşamaktan geri durmaz. Bu tür sahneler romanın keskin mizahını oluşturur. Bradbury’nin ironisi, zaman zaman karakterlerin de kendilerinin bir romanda olduklarının farkına vardığı meta-kurgu anlarına ulaşır. Guardian gazetesinin esprili özetinde belirtildiği gibi, Howard Kirk aslında “bir hiciv aracı olduğunun” farkındadır ve bu yüzden karakterinin kasıtlı olarak yüzeysel kaldığını anlar. Yazar, böylesi meta göndermelerle The History Man’i sadece dönemin değil, aynı zamanda roman sanatının da bir yorumuna dönüştürür. Eserin bir diğer teknik yönü, bir kampüs romanı geleneğini devam ettirmesidir. Kingsley Amis’in Lucky Jim’i veya Bradbury’nin dostu David Lodge’ın kampüs romanları gibi eserlerde görülen akademi hayatının hicvi, The History Man’de çok daha sert ve karanlık tonda işlenmiştir. Bradbury, 1950’ler ve 60’ların nispeten yumuşak kampüs mizahını alıp 70’lerin ideolojik bağlamında keskinleştirmiş ve dönemin “nihai kampüs romanı” olarak anılan bir yapıt ortaya koymuştur. Tüm bu anlatım teknikleri ve üslup özellikleri, romanın edebî değerini ve ayırt edici kimliğini oluşturur.

Tarih Adam Kitabı Hakkında Akademik ve Eleştirel Değerlendirmeler

The History Man, yayımlandığı dönemde hem övgü hem tepki toplayarak İngiliz edebiyat çevrelerinde önemli bir tartışma yaratmıştır. 1975’te kitap piyasaya çıktığında adeta bir skandal başarı (succès de scandale) elde etti. Özellikle feminist okurlar, romanın kadın karakterleri ele alış biçimine öfkelenmiş; neredeyse tüm kadınların klişe ve aşağılayıcı bir şekilde resmedildiğini dile getirmişlerdir. Ahlaki değerlere önem veren bazı eleştirmenler de eserin alaycı ve nihilistik tonundan rahatsız olmuş, Bradbury’nin üniversite camiasını acımasızca karikatürize ettiğini belirtmişlerdir. Öte yandan, dönemin önde gelen birçok eleştirmeni romanın cesur gözlem gücünü ve mizahını takdir etti. İlk değerlendirmelerde The History Man için “zeki, alaycı, korkunç derecede isabetli” bir toplumsal taşlama olduğu yorumu yapıldı. Romanın, 1970’lerin üniversite kültüründeki “aşırı özgürlükçü (right-on) tavırları” acımasız doğrulukla yakaladığı ifade edildi. Hatta bu “right-on” diye karikatürleştirilen aşırı ilerici tutumların, 20 yıl sonra “politik doğruculuk” adı altında ana akım hale geleceğine dikkat çekenler oldu.

Akademik çevrelerde Bradbury’nin eseri, kampüs romanı geleneğinin önemli bir halkası olarak kabul edilir. Daha önce Kingsley Amis (Lucky Jim) ve kendi ilk romanları (Eating People is Wrong, Stepping Westward) ile bu türün örneklerini vermiş olan Bradbury, The History Man ile kampüs romanını yeni bir düzleme taşımıştır. Eleştirmenler, eserin 1970’lerin ideolojik çatışmalarını üniversite mikrokozmosunda ustalıkla yansıttığını vurgularlar. Roman, akademiyi alaya alırken aslında ciddi toplumsal gözlemlerde bulunan bir hicivdir – tıpkı çağdaşı David Lodge’ın eserleri gibi, güldürürken düşündüren bir yönü vardır. Özellikle üniversite kurumunun bürokrasisi, entelektüel modaları, radikal politika ile gündelik çıkarlar arasındaki gerilim, edebiyat eleştirmenlerince eserin “cerrah titizliğiyle” teşrih masasına yatırdığı unsurlar olarak övülmüştür.

Romanın yayınlandığı dönemdeki etkisinin önemli bir göstergesi, kısa sürede popüler kültüre sızması oldu. 1981 yılında BBC, The History Man’i dört bölümlük bir televizyon dizisi olarak uyarladı; Howard Kirk karakterini Antony Sher canlandırdı. Televizyon uyarlaması hem izleyiciler hem eleştirmenler tarafından başarılı bulundu ve romanın ününü daha da pekiştirdi. Dizi, romanın hicivli tonunu korumakla beraber, görsel olarak dönemi yansıtması sayesinde eserin etkisini geniş bir kitleye taşıdı. Bu uyarlama, The History Man’in dönemin “kült eserlerinden” biri haline geldiğinin işaretiydi. Nitekim ünlü yazar Anthony Burgess, 1984’te hazırladığı 99 Harika Roman listesinde The History Man’e de yer vermiştir – bu da Bradbury’nin romanının edebî kanonda kendine sağlam bir yer edindiğini gösterir.

Zaman içinde eleştirmenlerin esere bakışı biraz değişim geçirmiştir. 2000’lere gelindiğinde, bazı yorumcular The History Man’in belirli yönlerinin zamanın ruhuna yenildiğini belirtir. Örneğin Bradbury’nin alay konusu yaptığı birçok “moda akım” bugün olağan hale gelmiştir: Organik gıda, kadın özgürleşmesi (kadınların kurtuluşu hareketi) veya ırkçılık ve cinsiyetçilik hassasiyeti, 1970’lerde aşırı bulunurken günümüzde toplumun genel kabulleri olmuştur. Romanın hicvettiği “özgür seks konuşmaları”, “her şeyin politik olması” gibi olgular, bugünün okuruna artık sıradan gelebilir. Bir eleştirmenin ifadesiyle, The History Man’in Bradbury ve ilk okurları tarafından gülünç bulunan birçok tavrı bugün toplumsal norm haline gelmiştir. Bu durum, eserin bir dönem aynası işlevi kazanmasına yol açmıştır: Roman, 1970’lerin ruhunu o kadar iyi yakalar ki, aradan geçen yıllar o ruhun değişimini gözler önüne serer. Bununla birlikte, romanın ana mesele yaptığı bazı konular da tarihe karışmıştır. Özellikle Howard ve çevresinin konuştuğu katı Marksist jargon, proletarya söylemi, burjuvaziye duyulan nefret gibi unsurlar günümüz dünyasında büyük ölçüde etkisini yitirmiştir. Eleştirmenler, romanın bu “tarih olmuş” yönüne işaret ederek, eserin bir tarihsel belge gibi okunabileceğini söyler. Örneğin modern okur, Howard Kirk’ün ağzından dökülen devrimci klişeleri anakronistik bulabilir; ancak bu klişeler 1970’lerin gerçekliğinde yaygın olarak mevcuttu.

Tüm bu değişimlere rağmen, The History Man edebî ve düşünsel değerini korumayı başarmıştır. Yarım yüzyıl sonra bile Howard Kirk karakteri ve romanın anlattığı olaylar üzerinden çıkarılacak dersler vardır. Bugünün yorumcuları, eserin sınıf, entelektüel duruş ve üniversite eğitiminin anlamı konusunda düşündürücü olmaya devam ettiğini belirtmektedir. Roman, akademinin iç yüzünü göstermesi bakımından halen üniversite eleştirileri yazılırken anılmaktadır. Özellikle akademideki aşırı politik doğruculuk, bürokratik yozlaşma veya entelektüel sahtekârlık gibi konular gündeme geldiğinde Bradbury’nin bu eserine referans verildiği görülür. Edebiyat eleştirmeni ve romancı David Lodge, The History Man’in 1970’lerin en etkili romanlarından biri olduğunu vurgulayarak onu “modern bir klasik” mertebesine yerleştirmiştir. Lodge’un işaret ettiği gibi roman, ilk yayınlandığı dönemde ahlâkçılar ve feministleri kızdırmış olsa da zamanla geniş bir takdir kazanmış, edebiyat tarihinde saygın bir konuma yükselmiştir.

The History Man yayınlandığı dönemde akademi dünyasına tuttuğu acımasız ayna ile sarsıcı bir etki yaratmış, aradan geçen yıllar içinde de kampüs romanı türünün vazgeçilmez bir klasiği haline gelmiştir. Bradbury’nin keskin kalemi, 1970’lerin özgürlükçü söylemlerini ve bunların pratiğe yansırken uğradığı çelişkileri başarıyla ölümsüzleştirmiştir. Eser, bugün okunduğunda hem bir dönem hikâyesi hem de evrensel sayılabilecek entelektüel ikiyüzlülük eleştirisi olarak değerini sürdürmektedir. 1970’lerin atmosferini adeta koklayıp tadabileceğiniz bu roman, okura hem gülümseme hem rahatsızlık veren ender kitaplardandır. The History Man, kendisinden sonra gelen kuşaklara, üniversite hayatının ve insan doğasının değişmeyen yönlerini hatırlatan güçlü bir edebî dönüm noktası olmaya devam etmektedir.

Kitabın Yayımlandığı Dönemdeki Etkisi ve Günümüzdeki Yeri

Malcolm Bradbury’nin The History Man’i, 1975’te yayımlandığında Britanya’daki edebî ve toplumsal çevrelerde önemli bir dönüm noktası olarak görüldü. Romanın yayın dönemi etkisi, büyük ölçüde ele aldığı konuların güncelliği ve cesur üslubundan kaynaklandı. Dönemin üniversite ortamını içeriden bir bakışla ve hicivle anlatması, hem akademisyenlerin hem öğrencilerin ilgisini çekti. Birçokları için Bradbury’nin kitabı, “içinde yaşadıkları çağı aynalayan” bir eserdi. Feminist hareketin, öğrenci protestolarının ve cinsel devrimin tam ortasında böyle bir roman çıkması, doğal olarak tartışmalar doğurdu. Kitap, basında ve edebiyat dergilerinde hararetli eleştiri yazılarına konu oldu; kimileri Bradbury’i ahlaki değerleri hiçe saymakla suçlarken kimileri de onun dürüstlüğünü övdü. Bu tartışmalar, romanın satışlarına da yansıdı ve eser kısa sürede en çok okunanlar listelerinde üst sıralara tırmandı. The History Man aynı yıl içinde birkaç kez baskı tazeledi; Bradbury, bu romanıyla bir anda ülke çapında ünlü bir yazar haline geldi.

Romanın yayınlandığı dönemdeki etkisinin bir göstergesi de fikir dünyasında yarattığı etkidir. 1970’lerde İngiltere’de üniversitelerin gidişatı üzerine süregelen tartışmalarda The History Man sık sık atıf yapılan bir örnek oldu. Muhafazakâr kesimler, Bradbury’nin romanını üniversitelerdeki aşırılıkların kanıtı olarak görüp “akademinin çürüyen değerleri”ni eleştirirken; sol cenahta bazıları ise Bradbury’yi içerden döneklikle suçladı, yani “bizim tarafımızdan biri nasıl böyle alaycı olabilir?” tepkisi gösterdi. Ancak zaman geçtikçe duygular yatıştı ve roman edebî bir başyapıt olarak daha objektif değerlendirilmeye başlandı.

Günümüzde The History Man, çağının ötesine geçmiş bir edebî eser olarak kabul edilmektedir. Roman, aradan 50 yıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen halen güncelliğini koruyan temalar içerir. Akademideki güç mücadeleleri, ideolojik çatışmalar ve toplumsal değişimler hâlâ devam ettiği için, Bradbury’nin anlattıkları yeni nesil okurlara da yabancı gelmez. Eser, İngiliz Edebiyatı ve Kültürel Çalışmalar gibi alanlarda sık sık incelenir; 1970’ler Britanya’sının panoramik bir portresi olarak ders programlarında kendine yer bulur. Özellikle “kampüs romanı” alt türünün parlak bir örneği olarak, üniversite temalı edebiyat denince The History Man akla ilk gelen yapıtlardandır. Romanın hala alıntılanan birçok özdeyişi ve simgesel sahnesi vardır – örneğin Howard Kirk’ün her şeyi tarihsel kaçınılmazlıkla açıklaması veya partideki kaotik sahneler, edebî sohbetlerde referans verilir.

Ayrıca, romanın popüler kültürde de izleri sürmektedir. 1981’deki BBC dizisi sayesinde geniş kitlelere ulaşan hikâye, sonraki yıllarda da hatırlandı. Dizi arşivlerde ve dijital ortamlarda hâlâ izlenebilmekte, yeni nesil izleyicilerce keşfedilmektedir. Bu sayede The History Man’in hikâyesi edebiyat dışındaki kitlelere de ulaşarak kültürel bellekte yer edinmiştir. Hatta bazı eleştirmenler, Howard Kirk karakterinin ismini kullanarak akademide ikiyüzlülük sergileyen kişilere “History Man sendromu” gibi tabirler yakıştırmıştır. Bu da romanın karakterlerinin prototip hale geldiğini gösterir.

Eleştirel açıdan bakıldığında, The History Man bugün modern bir klasik olarak görülüyor. 2008 yılında David Lodge’un Guardian’da yazdığı bir değerlendirmede romanın “1970’lerin en etkili romanlarından biri, tam bir modern klasik” olduğu belirtilmişti. Günümüz okurunun, romanın tüm göndermelerini yakalaması için belki tarihsel arka plan bilgisini tazelemesi gerekebilir; ancak Bradbury’nin keskin mizahı ve anlatımdaki ustalığı bunu telafi ediyor. Roman, aynı anda hem kendi dönemine ait hem de evrensel olabilen bir eser. Akademik ikiyüzlülük, gücün yozlaştırıcılığı, idealler ve gerçekler arasındaki uçurum gibi temalar, 2020’lerde de geçerliliğini koruyor. Bu nedenle The History Man, sadece 1970’leri anlamak isteyenler için değil, insan doğasının ve toplumsal kurumların zaaflarını kavramak isteyen her okur için değerli bir kaynak olmaya devam ediyor.

Sonuç itibariyle, Malcolm Bradbury’nin The History Man’i yayımlandığı dönemde yarattığı büyük etkinin ardından günümüzde de edebî ve kültürel önemini sürdürüyor. Eser, tarihin belli bir anını yakalamaktan öte, o tarihin içindeki insanî komediyi ve trajediyi evrensel bir dille anlatabildiği için zamana direnmiştir. Hem kendi döneminin tanığı, hem de her dönem okunabilecek bir taşlama olarak The History Man, edebiyat dünyasındaki saygın yerini korumaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribe