Sabahattin Ali denildiğinde bugün pek çok okurun zihninde önce Raif Efendi beliriyor. Berlin’de bir resim galerisi, Maria Puder’in otoportresi, kara kaplı bir defter ve hayatının büyük bölümünü başkalarının gözünde silik bir insan olarak geçiren bir adam…
Bunun şaşırtıcı bir tarafı yok. Kürk Mantolu Madonna, insanın görülme, anlaşılma ve başka birinin karşısında kendisi olabilme ihtiyacını son derece güçlü bir hikâyeye dönüştürüyor. Raif Efendi’nin sessizliği, yalnızlığı ve Maria Puder’le kurduğu ilişki, roman bittikten sonra bile okurun zihninde yaşamaya devam ediyor.
Fakat tam da burada Sabahattin Ali hakkında küçük bir yanılsama başlayabiliyor.
Çünkü Kürk Mantolu Madonna’yı okuduğumuzda gerçekten Sabahattin Ali’yi tanımaya başlıyoruz; ama henüz onun edebiyatının yalnızca bir bölümünü görüyoruz.
Aynı yazarın başka metinlerinde Anadolu kasabaları, ekonomik eşitsizlikler, devlet görevlileri, ağalar, işçiler, köylüler, mahkûmlar, aydınlar ve toplum içinde kendisine yer açmaya çalışan insanlar karşımıza çıkıyor. Bazen bir aşk ilişkisinin içine giriyoruz, bazen küçük bir kasabanın güç ilişkilerine, bazen de kendi davranışlarının sorumluluğunu almaktan kaçan bir insanın zihnine.
Bu nedenle Sabahattin Ali’nin edebiyatını yalnızca aşk ve yalnızlık üzerinden okumak eksik kalıyor.
Çünkü onun asıl sorusu belki de bunların hepsinden daha geniş:
İnsan, kendisini kuşatan dünyanın içinde ne kadar kendisi olarak kalabilir?
Sabahattin Ali neden bugün Kürk Mantolu Madonna ile hatırlanıyor?
Bir yazarın bütün eserleri aynı hayatı yaşamaz.
Bazı kitaplar yayımlandıkları dönemin sınırlarını aşar, yeni kuşaklar tarafından yeniden keşfedilir ve zamanla yazarının önüne bile geçebilecek kadar güçlü bir kültürel görünürlük kazanır. Kürk Mantolu Madonna da Sabahattin Ali külliyatı içinde böyle bir konuma ulaştı.
Roman bugün defalarca basılan, farklı dillere çevrilen ve Sabahattin Ali’nin uluslararası alanda en görünür eserlerinden biri haline gelen bir kitap.
Bunun nedenlerini yalnızca popülerlikle açıklamak yeterli değil.
Raif Efendi’nin hikâyesinin son derece kişisel görünmesine rağmen taşıdığı duygular kolayca başka hayatlara taşınabiliyor: yanlış anlaşılmak, görünmez olmak, bir ilişki içinde ilk defa gerçekten görülmek, kaybetmek ve sonra hayatın geri kalanını bir zamanlar yaşanmış bir şeyin gölgesinde geçirmek.
Bunlar belirli bir döneme ait duygular değil.
Belki de bu yüzden romanın dünyasına girmek görece kolay.
Fakat aynı kolaylık bir risk de yaratıyor: Sabahattin Ali’nin edebiyatının tamamını Raif Efendi’nin odasından ibaret sanmak.
Oysa o odanın kapısını açıp dışarı çıktığımızda bambaşka bir yazarla karşılaşmaya başlıyoruz.
Kürk Mantolu Madonna bize hangi Sabahattin Ali’yi gösteriyor?
Kürk Mantolu Madonna’nın merkezinde büyük tarihsel olaylardan çok bir insanın görünmeyen hayatı vardır.
Raif Efendi’nin çevresindeki insanlar onun hakkında oldukça hızlı karar verir. Sessizdir, etkisizdir, sıradandır. Sanki anlatılmaya değer hiçbir tarafı yoktur.
Romanın en güçlü hareketlerinden biri tam burada gerçekleşir.
Önce Raif Efendi’yi başkalarının gördüğü haliyle tanırız. Ardından kara kaplı defter açılır ve onun hakkında kurduğumuz bütün ilk hükümler sarsılmaya başlar.
Bir insanın dışarıdan görünen hayatıyla içinde yaşadığı hayatın aynı şey olmadığını fark ederiz.
Maria Puder’le kurduğu ilişki de yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Raif’in başka bir insan tarafından fark edilmesi, kendi duygularını ve benliğini ilk defa daha açık biçimde görmesini sağlar.
Bu nedenle romandaki yalnızlık yalnızca fiziksel yalnızlık değildir.
Görülmeme hâlidir.
Sabahattin Ali burada insanın iç dünyasına son derece yakından bakar.
Fakat yalnız bu romana bakarsak onun edebiyatında toplumun ne kadar büyük bir yer kapladığını göremeyebiliriz.
Bunun için başka bir yere gitmemiz gerekir.
Kuyucak’a.
Ama Sabahattin Ali’nin dünyası Raif Efendi’den daha geniş
Sabahattin Ali’nin üç romanını yan yana koymak ilginç bir görüntü yaratır:
Kuyucaklı Yusuf — 1937
İçimizdeki Şeytan — 1940
Kürk Mantolu Madonna — 1943
Yalnızca bu üç roman bile aynı yazarın insanı ne kadar farklı ölçeklerde inceleyebildiğini gösterir.
Kürk Mantolu Madonna bizi bir insanın iç dünyasına doğru çekerken, Kuyucaklı Yusuf bakışımızı dışarı çevirir.
Kasabayı, statüyü, parayı, iktidarı ve insanların birbirleri üzerinde kurduğu baskıyı daha görünür hale getirir.
İçimizdeki Şeytan ise sanki bu iki uç arasında durur.
İnsan kendi kararlarından ne kadar sorumludur?
Çevresi onu ne kadar belirler?
Kendisini kandırırken kullandığı fikirler gerçekten düşünce midir, yoksa yalnızca mazeret midir?
Bu üç romanı birlikte okuduğumuzda Sabahattin Ali’nin dünyasında iç ve dış arasında sandığımız kadar kesin bir sınır olmadığını fark ederiz.
Çünkü insanın iç dünyası toplumdan tamamen bağımsız değildir.
Kuyucaklı Yusuf: Bireyin karşısında toplum
Kuyucaklı Yusuf’ta dünya Raif Efendi’nin dünyasından çok daha gürültülüdür.
Burada kasaba vardır.
Kasabanın kendi hiyerarşileri, parası, itibarı, güç sahibi insanları ve görünmez kuralları vardır.
Yusuf ise bütün bunların içinde kendisine biçilen yere tam olarak oturmayan bir karakterdir.
Romanın önemli taraflarından biri Yusuf’u yalnızca bireysel özellikleri üzerinden anlatmamasıdır. Onun davranışları, karşılaştığı düzenle birlikte anlam kazanır.
Kim konuşabilir?
Kim susturulur?
Kimin parası vardır?
Kim devletle, nüfuzla veya çevresiyle daha güçlüdür?
Bir insanın hayatını yalnız karakteri mi belirler, yoksa içine doğduğu ve yaşadığı toplumsal yapı da kaderinin bir parçası mıdır?
Sabahattin Ali burada bir insan hikâyesini anlatırken aynı anda bir düzenin nasıl çalıştığını da gösterir.
Bu nedenle Kuyucaklı Yusuf’a geçtiğimizde Kürk Mantolu Madonna’dan tamamen başka bir yazara geçmiş gibi hissedebiliriz.
Aslında değişen yazar değildir.
Değişen mesafedir.
Raif Efendi’ye çok yakından bakarız.
Yusuf’a bakarken ise biraz geri çekilir ve onun çevresindeki dünyayı da görürüz.
İçimizdeki Şeytan: İnsan kendisine ne kadar dürüst olabilir?
Eğer Kuyucaklı Yusuf’ta toplumun birey üzerindeki baskısı daha görünürse, İçimizdeki Şeytan çok daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkarır:
Ya sorun yalnızca dışarıda değilse?
Romanın merkezindeki Ömer sık sık kendi davranışlarını açıklamak için kendisinden bağımsız güçlere ihtiyaç duyar.
İçinde bir “şeytan” varmış gibi.
Sanki hatalarının, kararsızlıklarının ve eylemsizliğinin gerçek sahibi kendisi değilmiş gibi.
Tam da burada Sabahattin Ali’nin eleştirisi derinleşir.
Çünkü insanın kendisine anlattığı hikâyeler bazen gerçekle yüzleşmesini kolaylaştırmaz; aksine ondan kaçmasını sağlar.
Bir davranışı açıklamak ile onun sorumluluğunu almak aynı şey değildir.
Roman aynı zamanda yalnız Ömer’i değil, çevresindeki aydınları ve entelektüel söylemleri de sorgular.
Büyük fikirler söylemek kolaydır.
Fakat insanın davranışlarıyla söyledikleri arasındaki mesafe ne kadardır?
Sabahattin Ali’nin burada sorduğu soru hâlâ son derece günceldir:
İnsan gerçekten koşullarının kurbanı olduğu için mi değişemez, yoksa bazen değişmemek için koşullarını mazeret olarak mı kullanır?
Bu nedenle İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali külliyatında önemli bir köprü gibi okunabilir.
Bir tarafta bireyin iç dünyası vardır.
Diğer tarafta toplum.
Ve ikisinin ortasında insanın kendi sorumluluğu.
Sabahattin Ali’nin öykülerinde başka bir Türkiye
Sabahattin Ali’yi yalnızca romanları üzerinden okumak da portreyi tamamlamaz.
Çünkü onun edebiyatındaki toplumsal genişlik özellikle öykülerinde çok daha görünür hale gelir.
Karşımıza yalnız şehirli ve eğitimli karakterler çıkmaz.
Köylüler, işçiler, memurlar, mahkûmlar, doktorlar, ağalar, yoksullar ve toplumun farklı kesimlerinden insanlar onun öykülerinde yer bulur.
Sabahattin Ali böylece yalnız bireyin duygusal hayatını değil, insanların yaşadığı koşulları da edebiyatın konusu haline getirir.
Ancak burada başka bir basitleştirmeden kaçınmak gerekiyor.
Bu öyküler yalnızca “toplumsal mesaj veren” metinler değildir.
Sabahattin Ali’nin öykücülüğünde gerçekçilik kadar romantizm, alegori, masalsı anlatım ve bireysel çatışmalar da bulunur.
Tam da bu çeşitlilik, onu tek bir etikete sığdırmayı zorlaştırır.
Değirmen’den Kağnı’ya: Erken dönem
1935’te yayımlanan Değirmen, Sabahattin Ali’nin ilk öykü kitabıdır.
Bu erken metinlerde daha romantik, zaman zaman masalsı bir atmosferle karşılaşabiliriz.
Ardından gelen Kağnı ile birlikte toplumsal hayatın sertliği daha belirgin biçimde hissedilmeye başlar.
Yoksulluk, eşitsizlik, köy hayatı ve güç ilişkileri artık yalnız arka plan değildir.
Karakterlerin hayatlarını doğrudan belirleyen unsurlardır.
İşte burada Sabahattin Ali’nin insanı ele alma biçiminin temel özelliklerinden biri ortaya çıkar:
Bir insanın yaşadığı hayatı, o hayatın maddi ve toplumsal koşullarından ayırmaz.
Ses ve Yeni Dünya: İnsan manzaraları
Ses ve daha sonra Yeni Dünya ile Sabahattin Ali’nin insan galerisi genişlemeye devam eder.
Onun karakterlerini yalnızca “iyi” ve “kötü” diye ayırmak çoğu zaman kolay değildir.
İnsanları davranışları kadar içinde bulundukları koşullar da biçimlendirir.
Bu nedenle Sabahattin Ali’nin toplumsal eleştirisi çoğu zaman soyut fikirler üzerinden değil, insan hayatları üzerinden çalışır.
Bir eşitsizliği anlatmanın yolu bazen eşitsizlik hakkında uzun cümleler kurmak değildir.
O eşitsizliğin içinde yaşayan bir insanı göstermektir.
Sabahattin Ali’nin öykücülüğünün gücü biraz da buradan gelir.
Sırça Köşk: Gerçekçilikten alegoriye
1947 tarihli Sırça Köşk, Sabahattin Ali’nin edebî çeşitliliğini görmek açısından özellikle ilginçtir.
Çünkü burada yalnız alışıldık anlamda gerçekçi öykülerle karşılaşmayız.
Masal ve alegoriye yaklaşan metinler de vardır.
Bu da Sabahattin Ali hakkında kurulan bir başka kolay genellemeyi sorgulamamızı sağlar.
Eğer onu yalnızca gerçekçi bir gözlemci olarak düşünürsek, kullandığı anlatı biçimlerinin çeşitliliğini kaçırırız.
Bazen bir kasaba yeterlidir.
Bazen bir aşk hikâyesi.
Bazen de bir masal.
Ama değişmeyen şey çoğu zaman insan ile içinde yaşadığı düzen arasındaki gerilimdir.
Aşk mı, toplum mu? Sabahattin Ali’nin asıl meselesi neydi?
Sabahattin Ali hakkında konuşurken iki farklı yazar yaratmak kolaydır.
Birinci Sabahattin Ali:
Aşkı, yalnızlığı ve insanın iç dünyasını anlatan yazar.
İkinci Sabahattin Ali:
Yoksulluğu, sınıfı, taşrayı ve adaletsizliği anlatan toplumcu yazar.
Fakat eserleri birlikte okunduğunda bu ayrım giderek anlamını kaybeder.
Çünkü aşk da toplumun dışında yaşanmaz.
Yalnızlık da.
İnsanların birbirleriyle kurduğu ilişkiler; para, cinsiyet, statü, eğitim, aile ve toplum tarafından biçimlendirilir.
Raif Efendi’nin yalnızlığı yalnız kişiliğiyle ilgili değildir.
Yusuf’un öfkesi yalnız mizacıyla açıklanamaz.
Ömer’in kararsızlığı yalnızca dış koşulların sonucu değildir.
Sabahattin Ali’nin karakterleri farklı dünyalarda yaşar ama benzer bir gerilimin içinde hareket eder:
Kendileri olmak istedikleri hayat ile yaşamak zorunda kaldıkları hayat arasındaki mesafe.
Belki de onun edebiyatını birbirine bağlayan en güçlü damarlardan biri budur.
Almanya yılları edebiyatını nasıl etkiledi?
Sabahattin Ali 1928’de eğitim amacıyla Almanya’ya gönderildi ve 1930’da Türkiye’ye döndü.
Bu biyografik dönem özellikle Kürk Mantolu Madonna düşünüldüğünde doğal olarak dikkat çekiyor.
Romanın Berlin’de geçen bölümleri nedeniyle Sabahattin Ali ile Raif Efendi arasında doğrudan bir eşitlik kurmak cazip gelebilir.
Fakat burada temkinli olmak gerekir.
Bir yazarın yaşadığı şehirleri veya gördüğü hayatları edebiyatına taşıması, yazdığı karakterlerin kendisi olduğu anlamına gelmez.
Sabahattin Ali’nin Almanya deneyimi elbette Berlin’i anlatabilmesine kültürel ve biyografik bir zemin sunmuş olabilir.
Ama Raif Efendi’yi doğrudan Sabahattin Ali’nin edebî kopyası olarak okumak romanın kurmaca niteliğini gereksiz yere daraltır.
Biyografi edebiyatı anlamamıza yardım eder.
Fakat edebiyatı biyografiye indirgediğimiz anda metnin açabileceği başka anlamları kaybetmeye başlarız.
Markopaşa ve Sabahattin Ali’nin eleştirel yüzü
Sabahattin Ali’nin yalnızca kurmaca eserlerine bakmak da eksik bir portre oluşturur.
1940’ların ikinci yarısında Aziz Nesin’le birlikte çıkardığı Markopaşa, onun kamusal ve eleştirel tarafını anlamak açısından önemlidir.
Roman ve öykülerinde karakterlerin hayatları üzerinden gördüğümüz toplumsal eleştiri, gazete ve dergi yazılarında daha doğrudan bir dile dönüşür.
Bu ayrım önemli.
Çünkü Sabahattin Ali’nin edebî metinlerini siyasi makalelermiş gibi okumak doğru olmaz.
Roman başka türlü konuşur.
Öykü başka türlü.
Gazete yazısı başka türlü.
Fakat bunların hepsine birlikte bakmak yazarın toplumla kurduğu ilişkinin yalnızca kurmaca dünyasıyla sınırlı olmadığını gösterir.
Sabahattin Ali’yi yalnızca “toplumcu gerçekçi” diye okumak yeterli mi?
Sabahattin Ali sıklıkla toplumcu gerçekçi edebiyat içerisinde değerlendirilir.
Bu sınıflandırmanın önemli bir karşılığı vardır.
Özellikle Anadolu, yoksulluk, sınıf ilişkileri, bürokrasi ve toplumsal eşitsizlik onun birçok eserinde açık biçimde görülür.
Fakat bir edebî sınıflandırma, bir yazarın bütün dünyasını açıklamaya başladığında sorun ortaya çıkar.
Çünkü Sabahattin Ali aynı zamanda insanın psikolojik çatışmalarına son derece dikkatli bakan bir yazardır.
Aşkı anlatır.
Arzuyu anlatır.
Utancı, yalnızlığı, yabancılaşmayı ve kendini kandırmayı anlatır.
Masala yaklaşır.
Alegori kullanır.
Bazen toplumu bir kasaba üzerinden gösterir, bazen tek bir insanın defteri üzerinden.
Dolayısıyla “Sabahattin Ali toplumcu gerçekçidir” demek yanlış değildir.
Ama cümlenin sonuna nokta koymak eksiktir.
Belki şöyle devam etmek gerekir:
Toplumcu bakışı güçlüdür; fakat insanı yalnızca toplumsal bir tip olarak görmez.
Onu asıl ilginç yapan da budur.
Sabahattin Ali’yi gerçekten tanımak için hangi eserleri yan yana okumalıyız?
Sabahattin Ali’yi anlamanın en iyi yollarından biri, birbirine benzeyen eserleri değil, birbirinden farklı görünenleri yan yana okumaktır.
Kürk Mantolu Madonna ile Kuyucaklı Yusuf’u birlikte düşünün.
Birinde Berlin vardır, diğerinde Anadolu kasabası.
Birinde insanın görülme ihtiyacı daha baskındır, diğerinde toplumsal güç ilişkileri.
Sonra İçimizdeki Şeytan’ı aralarına yerleştirin.
Bu kez kişinin kendisine karşı sorumluluğu devreye girer.
Ardından öykülere geçin.
Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk…
Yavaş yavaş tek bir Sabahattin Ali imgesi dağılmaya başlar.
Yerine daha karmaşık bir yazar gelir.
Eğer Sabahattin Ali’ye hangi eserle başlayacağınıza henüz karar vermediyseniz, bunun için ayrı bir Sabahattin Ali’ye hangi kitapla başlanır? rehberi hazırladık.
Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendi, Maria Puder, yalnızlık ve görülme meselesi üzerine kurduğu dünyayı daha derinden okumak isteyenler için de Kürk Mantolu Madonna incelememize devam edebilirsiniz.
Kürk Mantolu Madonna kapıdır, evin tamamı değil
Bir yazarı tek bir kitapla tanımaya başlamakta hiçbir sorun yok.
Hatta çoğu zaman başka türlü olmaz.
Bir kitap bizi içeri çağırır.
Bir karakteri severiz.
Bir cümlenin arkasından gideriz.
Sonra yazarın dünyasının sandığımızdan daha büyük olduğunu fark ederiz.
Kürk Mantolu Madonna da Sabahattin Ali’ye açılan son derece güçlü bir kapı.
Raif Efendi’nin sessizliğinin ardından girdiğimizde karşımıza yalnız başka aşk hikâyeleri çıkmıyor.
Kasabalar çıkıyor.
Yoksulluk çıkıyor.
Eşitsizlik çıkıyor.
Kendini kandıran aydınlar, toplumun kenarında yaşayan insanlar, güç sahipleri, yalnızlar, âşıklar, işçiler, köylüler ve bir türlü kendisine uygun bir yer bulamayan insanlar çıkıyor.
Ve belki bütün bu karakterlerin altında aynı soru dolaşıyor:
İnsan, kendisini kuşatan dünyanın içinde ne kadar kendisi olarak kalabilir?
Bu yüzden Sabahattin Ali’yi yalnızca Kürk Mantolu Madonna’nın yazarı olarak tanımlamak yanlış olmayabilir.
Ama eksiktir.
Çünkü Kürk Mantolu Madonna onun edebiyatının en görünür odalarından biri olsa da evin tamamı değildir.
Ve Sabahattin Ali’yi gerçekten ilginç yapan şey, kapıdan girdikten sonra karşılaştığımız o büyük evdir.
Sık Sorulan Sorular
Sabahattin Ali’nin kaç romanı vardır?
Sabahattin Ali’nin üç romanı vardır: Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943).
Sabahattin Ali’nin romanları nelerdir?
Romanları yayımlanma sırasıyla Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna’dır. Üçü de birey ile çevresi arasındaki ilişkiyi farklı açılardan ele alır.
Sabahattin Ali’nin hikâye kitapları nelerdir?
Başlıca öykü kitapları Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşk’tür. Bu kitaplar Sabahattin Ali’nin yalnız romanlarıyla sınırlı olmayan geniş öykücülüğünü görmek açısından önemlidir.
Sabahattin Ali hangi edebî akıma aittir?
Sabahattin Ali sıklıkla toplumcu gerçekçi edebiyat içerisinde değerlendirilir. Bununla birlikte eserlerinde psikolojik çözümleme, romantik unsurlar, bireysel çatışmalar ve alegorik anlatımlar da önemli yer tutar; bu nedenle edebiyatını yalnızca tek bir etiketle açıklamak sınırlayıcı olabilir.
Sabahattin Ali toplumcu gerçekçi midir?
Toplumsal eşitsizlik, yoksulluk, sınıf, bürokrasi ve Anadolu hayatı eserlerinde güçlü biçimde yer aldığı için toplumcu gerçekçi çizgiyle ilişkilendirilir. Ancak Sabahattin Ali insanın iç dünyasını da aynı ölçüde önemser; bireysel ve toplumsal meseleler eserlerinde çoğu zaman birbirinin içine geçer.
Sabahattin Ali’nin en bilinen eseri hangisidir?
Bugün en görünür ve en yaygın okunan eserlerinden biri Kürk Mantolu Madonna’dır. Ancak Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve öykü kitapları yazarın edebî dünyasının başka önemli yönlerini ortaya çıkarır.
Sabahattin Ali okumaya hangi kitapla başlanmalı?
Tek bir doğru başlangıç yoktur. İç dünyaya ve ilişkilere odaklanan bir roman isteyenler Kürk Mantolu Madonna, toplumsal yapı ve Anadolu anlatısı isteyenler Kuyucaklı Yusuf, insanın kendisini kandırması ve sorumluluk meselesiyle ilgilenenler ise İçimizdeki Şeytan ile başlayabilir. Daha ayrıntılı seçim için Sabahattin Ali’ye Hangi Kitapla Başlanır? rehberine bakabilirsiniz.

