Suç ve Ceza’da Svidrigailov ilk bakışta Raskolnikov’dan çok farklı görünür. Raskolnikov genç, yoksul, düşüncelerinin ağırlığı altında ezilen ve kendi suçunu teorik bir sınava dönüştüren biridir. Svidrigailov ise daha yaşlı, daha rahat, daha alaycı ve ahlaki sınırları çoktan aşmış gibi davranır. Fakat Dostoyevski onları yalnızca karşı karşıya getirmez; aralarında rahatsız edici bir akrabalık da kurar.

Bu nedenle Svidrigailov’u “kötü adam”, Raskolnikov’u da “kurtulabilecek suçlu” diye iki ayrı kutba yerleştirmek yetersiz kalır. Daha güçlü okuma şudur: Svidrigailov, Raskolnikov’un insanlarla bağını tamamen kaybetmesi hâlinde açılabilecek ahlaki ihtimallerden birini görünür kılar. O bir gelecek kehaneti ya da bire bir ‘gelecekteki Raskolnikov’ değildir; Raskolnikov’un bazı eğilimlerinin sonuna kadar götürülmüş, karanlık bir karşı-olasılığıdır.

Svidrigailov neden Raskolnikov’a bu kadar yakın duruyor?

İki karakteri birbirine yaklaştıran ilk şey, ortak ahlaki sınır problemidir. Raskolnikov bazı insanların genel ahlaki kuralların ötesine geçebileceğini düşünür. Svidrigailov ise bunu bir teori hâline getirmez; sınırları aşmayı zaten yaşama biçimine dönüştürmüş gibidir. Birinin henüz düşünsel düzeyde sınadığı şeyi, diğeri gündelik hayatın pratiğine çevirmiştir.

Bu fark önemlidir. Raskolnikov hâlâ kendisini haklı çıkaracak bir fikir arar; suçuna bir düşünce sistemi içinde anlam vermeye çalışır. Svidrigailov ise çoğu zaman haklı çıkma ihtiyacını bile geride bırakmış görünür. Bu yüzden onun varlığı Raskolnikov için yalnız dışarıdan gelen bir tehdit değildir; teorisinin ahlaki bağlardan daha da kopmuş bir hayata dönüşmesi hâlinde neye benzeyebileceğini gösteren rahatsız edici bir ihtimaldir.

Svidrigailov gerçekten Raskolnikov’un ‘ikizi’ mi?

Dostoyevski eleştirisinde “ikizlik” ya da “çift” motifi güçlü bir damardır; fakat Svidrigailov’u Raskolnikov’un bire bir kopyası gibi görmek fazla mekanik olur. Daha doğru olan, onu bir karşı-olasılık olarak düşünmektir. İki karakter aynı soruya farklı yerlerden yaklaşır: İnsan kendisini ortak ahlaki dünyanın dışına yerleştirdiğinde geriye ne kalır?

Raskolnikov cinayetten sonra parçalanır, hastalanır, konuşur, gizler, itiraf etmek ile kaçmak arasında savrulur. Svidrigailov ise dışarıdan bakıldığında daha serbest görünür. Onu bağlayan bir teori, güçlü bir pişmanlık dili ya da ortak bir ahlaki düzen yokmuş gibidir. Tam da bu serbestlik, romanın ilerleyen bölümlerinde bir özgürlükten çok boşluk duygusuna dönüşür.

Svidrigailov neden ‘özgür’ görünürken giderek daha kapalı bir dünyaya düşüyor?

Svidrigailov’un en rahatsız edici taraflarından biri, dışarıdan bakıldığında seçenekleri varmış gibi görünmesidir. Parası vardır, hareket alanı vardır, istediği yere gidebilir ve birçok toplumsal kuralı önemsemez. Fakat Dostoyevski bu hareket alanını gerçek bir özgürlük gibi sunmaz. Aksine, başkalarının sınırlarını sürekli aşabilen bir insanın kendi iç sınırlarını da yavaş yavaş kaybettiğini gösterir.

Bu yüzden Svidrigailov’un dünyası geniş değil, giderek daralan bir dünyadır. İstediğini yapabilme kapasitesi arttıkça anlam üretebilme kapasitesi azalır. Dostoyevski burada özgürlüğü sınırsız seçim yapabilme gücüyle özdeşleştirmez; başkalarını yalnızca kendi arzusunun uzantısı olarak gören bir hayatın, sonunda kişiyi kendi içine kapatabileceğini gösterir.

Dunya ile karşılaşması neden dönüm noktasıdır?

Svidrigailov’un Dunya’ya yönelik arzusu onun bütün karakterini açan sahnelerden birine dönüşür. Çünkü burada ilk kez yalnız arzu değil, başka bir insanın iradesiyle gerçek anlamda karşılaşır. Dunya’nın reddi, Svidrigailov’un para, baskı ya da psikolojik üstünlükle kontrol edemediği bir sınır yaratır.

Bu sınırın önemi şudur: Svidrigailov’un bütün hayatı başkalarının sınırlarına ne kadar yaklaşabileceği ve onları ne kadar aşabileceği üzerine kurulmuş gibidir. Dunya’nın ‘hayır’ı ise karşısında gerçekten ayrı bir irade bulunduğunu ona hatırlatır. Raskolnikov’un da cinayetle reddettiği tam olarak budur: diğer insanın kendisine ait, araçsallaştırılamaz bir hayatı olduğu gerçeği.

Svidrigailov’un hayaletleri ve rüyaları neden önemli?

Svidrigailov kendisini ahlaki kurallardan uzak, soğukkanlı ve pratik biri gibi sunsa da roman onun iç dünyasını hayaletler, tuhaf görüntüler ve rüyalarla sürekli deler. Geçmiş, onun anlattığı kadar kapanmış değildir. Bastırılmış ya da önemsenmiyormuş gibi görünen şeyler başka biçimlerde geri döner.

Bu sahneleri doğrudan ‘gizli vicdanın kanıtı’ diye okumak fazla basit olur. Fakat şunu gösterirler: Svidrigailov’un kurduğu kayıtsızlık görüntüsü tam değildir. Bilinçli düzeyde önemsemediğini söylediği geçmiş, imgeler ve korkular halinde varlığını sürdürür. Sınırları aşmak geçmişi ortadan kaldırmaz.

Svidrigailov ile Sonya neden romanın iki ayrı yönünü gösteriyor?

Romanın yapısına ilişkin klasik çalışmalardan biri, Svidrigailov ile Sonya’yı Raskolnikov’un çevresindeki iki zıt yön olarak okur: biri umutsuzluğun, diğeri yeniden bağ kurma ihtimalinin tarafında durur. Bu karşıtlık önemlidir; çünkü Raskolnikov’un geleceği yalnız kendi teorisini bırakıp bırakmamasına değil, insanlarla nasıl bir ilişki kuracağına da bağlıdır.

Sonya acı içinde bile ilişki kurmaya devam eder. Svidrigailov ise giderek ilişkisizleşir. Sonya için başkasının acısı bağ kurmanın nedeni hâline gelirken, Svidrigailov için başkaları çoğu zaman arzu, oyun, para ya da kontrol alanına dönüşür. Raskolnikov bu iki yönün arasında durur.

Svidrigailov’un intiharı Raskolnikov için ne anlama geliyor?

Svidrigailov’un intiharı romanın en karanlık kapanışlarından biridir. Onu yalnız ‘kötü adamın sonu’ diye okumak yetersiz kalır. Bu ölüm, başkalarıyla bağın giderek anlamsızlaştığı bir yaşamın nereye varabileceğine dair sert bir görüntüdür. Svidrigailov dış engellerden görece kurtulmuştur; fakat önünde yaşayacağı anlamlı bir yön bırakmamıştır.

Bu sahnenin Petersburg’un karanlık, yağmurlu ve taşkınlık tehdidi taşıyan atmosferiyle örülmesi de rastlantısal değildir. Eleştirmenler Svidrigailov’un son gecesini Dostoyevski’nin Petersburg ve ‘çift’ motifleriyle ilişkilendirir. Şehir burada yalnız fon değil, kapanan bir dünya hissini kuvvetlendiren edebî yapının parçasıdır.

Peki Svidrigailov gerçekten Raskolnikov’un geleceği olabilir miydi?

Bire bir anlamda hayır. Raskolnikov ile Svidrigailov aynı kişi değildir ve roman onların yollarını bilinçli olarak ayırır. Fakat Svidrigailov, Raskolnikov’daki bazı eğilimleri başka bir yönde ve daha ileri bir noktada görünür kılar: kendini diğerlerinden ayrı görme, ahlaki sınırları kişisel iradeye tabi kılma ve başkalarını kendi düşüncesinin ya da arzusunun nesnesine dönüştürme.

Raskolnikov’u Svidrigailov’dan ayıran şey suç işlememiş olması değildir; zaten işlemiştir. Fark, suçtan sonra hâlâ başkalarının dünyasına geri dönebilecek kadar çatışma yaşayabilmesidir. Vicdanı, Sonya’yla ilişkisi, Porfiri’nin baskısı ve kendi parçalanmışlığı onu bütünüyle kapalı bir benliğe dönüşmekten alıkoyar. Svidrigailov’da ise bu geri dönüş ihtimali giderek zayıflar.

Svidrigailov bu yüzden Raskolnikov’un ‘geleceği’ değil, onun önündeki karanlık karşı-olasılıklardan biridir: İnsan kendisini herkesten ve her bağdan özgürleştirdiğini sandığında, sonunda tutunacak bir dünya da kaybolabilir.