20. yüzyılın başındaki Rus şiiri, Sembolizmin uzun süren hâkimiyetinin ardından yeni bir dil arayışına yöneliyordu. Bu arayışın en belirgin sonuçlarından biri Akmeizm oldu. Akım, şiirin belirsiz semboller ve mistik göndermeler aracılığıyla görünmeyen bir dünyaya ulaşması gerektiği düşüncesine karşı çıkarak sözcüğü yeniden somut dünyanın içine yerleştirdi.
Nikolay Gumilyov ve Sergey Gorodetsky çevresinde şekillenen Şairler Loncası, Akmeist poetikanın geliştiği başlıca ortam oldu. “Akme” sözcüğünün zirve, olgunluk ya da en yüksek nokta anlamlarından hareketle seçilen ad, şiirde açıklık ve biçimsel yetkinlik arayışını ifade ediyordu.
Akmeistler için nesneler yalnızca başka anlamların sembolleri değildi; kendi ağırlıkları, biçimleri ve maddi varlıklarıyla şiirin merkezinde yer alabiliyordu. Şair ise ilhamla konuşan mistik bir figürden çok, dili dikkatle işleyen bir zanaatkâr olarak düşünülüyordu. Kesin sözcük seçimi, güçlü imge, yapısal denge ve gündelik insan deneyiminin doğrudanlığı bu anlayışın temel özellikleri arasındaydı.
Anna Ahmatova, Akmeizmin en karakteristik seslerinden birini geliştirdi. Aşk, ayrılık, hafıza ve kayıp gibi kişisel deneyimleri kısa, yoğun ve son derece kontrollü bir şiir diliyle işledi. Osip Mandelştam ise sözcüklerin kültürel hafızasına, mimariye ve tarihsel sürekliliğe yöneldi. Nikolay Gumilyov da hem hareketin örgütlenmesinde hem de poetikasının biçimlenmesinde belirleyici rol oynadı.
Akmeizmin örgütlü bir hareket olarak ömrü kısa olsa da Rus şiiri üzerindeki etkisi kalıcı oldu. Şiirin gücünü soyutlıktan değil, sözcüğün kesinliğinden ve görünen dünyanın ayrıntılarından çıkarabileceğini göstererek 20. yüzyıl Rus edebiyatında kendine özgü bir damar oluşturdu.

