Rus Romantizmi, 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa Romantizminin etkisiyle gelişirken kısa sürede Rusya’nın kendine özgü tarihsel ve toplumsal koşullarıyla biçimlenen ayrı bir edebî karakter kazandı. Akım, Aydınlanma düşüncesinin akıl ve düzen vurgusuna karşı bireyin duygularını, hayal gücünü, özgürlük arzusunu ve iç dünyasını edebiyatın merkezine taşıdı.
Rus romantiklerinde yalnız kahraman, ulaşılamayan özgürlük, sürgün, yabancılaşma, doğa ve kader sıkça karşılaşılan temalardır. Kafkasya gibi uzak ve dramatik coğrafyalar da özgürlük ile medeniyet arasındaki gerilimin sembolik mekânlarına dönüştü.
Aleksandr Puşkin, Rus Romantizminin gelişiminde belirleyici bir rol oynadı. Byron başta olmak üzere Avrupa romantiklerinden etkilenen erken dönem eserlerinde sürgün, tutku ve özgür birey temalarını işledi. Ancak Puşkin’in edebî gelişimi Romantizmle sınırlı kalmadı; sonraki eserlerinde daha ölçülü, ironik ve gerçekçi bir anlatıya yönelerek Rus Realizminin gelişmesine de zemin hazırladı.
Mihail Lermontov ise romantik kahramanın yalnızlığını, topluma yabancılaşmasını ve içsel çatışmasını daha karanlık bir çizgide sürdürdü. Böylece Rus Romantizmi yalnızca Avrupa’dan alınmış bir estetik akım değil, birey ile toplum, özgürlük ile kader ve merkez ile çevre arasındaki gerilimlerin Rus edebiyatındaki güçlü ifadesi hâline geldi.
1840’lardan itibaren Rus edebiyatında toplumsal gerçekliğe yönelik ilginin artmasıyla Romantizmin baskın konumu zayıfladı. Buna rağmen akımın birey, özgürlük ve iç dünya üzerine kurduğu edebî miras, sonraki Rus yazarlarının eserlerinde yaşamaya devam etti.

