Türk modernleşme dönemi edebiyatını tek bir akım ya da tek bir tarih aralığı içinde düşünmek yanıltıcıdır. Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk onyıllarına uzanan süreç; eğitim, bürokrasi, hukuk, basın, ulaşım, tüketim ve şehir hayatındaki değişimlerle birlikte yeni toplumsal roller ve yeni kimlik tartışmaları üretir. Edebiyat bu dönüşümü hem kamusal kurumlarda hem de bireyin özel hayatında izler.

Modernleşme metinlerde çoğu zaman ‘eski’ ile ‘yeni’nin basit çatışması şeklinde kurulmaz. Yeni yaşam biçimleri özgürlük ve hareket alanı açarken yabancılaşma, sınıf farkı, taklit, aidiyet kaybı ve kuşak çatışması da üretebilir. Bu yüzden dönem edebiyatının önemli sorularından biri değişimin gerekli olup olmadığı değil, değişimin kimin hayatını nasıl dönüştürdüğü ve hangi bedelleri beraberinde getirdiğidir.

Şehir bu tartışmanın başlıca sahnelerinden biridir. İstanbul başta olmak üzere büyüyen kentlerde mahalle, konak, apartman, okul, işyeri, eğlence mekânı ve ulaşım hatları farklı hayat tarzlarını yan yana getirir. Taşra ile merkez arasındaki mesafe de yalnız coğrafi değil; eğitim, sınıf, kültür ve fırsatlara erişim bakımından edebî bir gerilim alanı hâline gelir.

Edebî Zihin’de Türk modernleşme dönemi edebiyatını bir ‘Batılılaşma hikâyesi’ne indirgemeden okuyoruz. Bu bağlam, bireyin değişen kurumlar ve değerler arasında kendisine nasıl yer açtığını; aile, sınıf, cinsiyet, şehir ve kültürel hafızanın modernlik deneyimini nasıl farklılaştırdığını izlemeye yarayan geniş bir tarihsel koordinattır.