20. yüzyıl İngiliz edebiyatı, imparatorluk düzeninin çözülmesi, iki dünya savaşı, sınıf yapısındaki dönüşüm, kadınların kamusal görünürlüğünün artması, kitle kültürü ve modern şehir deneyimi gibi büyük kırılmalarla birlikte gelişti. Bu yüzden dönem, tek bir akımdan çok birbirini izleyen ve çoğu zaman birbiriyle tartışan estetik yönelimlerin alanıdır.
Yüzyılın ilk yarısında modernizm, bilincin akışı, parçalı zaman, iç monolog ve anlatıcının güvenilirliği gibi teknikleri öne çıkararak bireyin dünyayı algılama biçimini romanın yapısına taşıdı. Şiirde de geleneksel ölçü ve bütünlük anlayışları sorgulandı; savaşın ve modern hayatın yarattığı kopuş yeni biçim arayışlarını hızlandırdı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında sınıf, refah devleti, tüketim kültürü, göç, sömürge sonrası deneyim ve yeni kimlik tartışmaları edebiyatın merkezine yerleşti. Roman, tiyatro ve şiir; hem gündelik hayatın maddi koşullarını hem de aidiyet, hafıza ve bireysel özgürlük gibi daha içsel meseleleri farklı anlatı biçimleriyle işlemeye devam etti.
Edebî Zihin’de 20. yüzyıl İngiliz edebiyatını modernizmden savaş sonrası çoğul anlatılara uzanan bir geçiş alanı olarak ele alıyoruz. Bu bağlam, biçimsel deney ile toplumsal dönüşümün birbirinden ayrı süreçler olmadığını; anlatı tekniğindeki değişimlerin çoğu zaman dünyayı deneyimleme biçimlerindeki kırılmalarla birlikte ortaya çıktığını gösterir.







