Postmodernizm, 20. yüzyılın ikinci yarısında edebiyatın gerçeklik, anlatıcı, tarih ve kurmaca kavramlarıyla kurduğu ilişkiyi yeniden sorgulayan geniş bir estetik yönelim olarak belirginleşti. Modernizmin geleneksel anlatı biçimlerine yönelttiği eleştiriyi daha ileri taşıyan postmodern yazarlar, tek bir hakikatin ya da dünyayı bütünüyle açıklayabilecek tek bir anlatının varlığına kuşkuyla yaklaştılar.

Postmodern romanda anlatıcı her zaman güvenilir değildir; zaman doğrusal ilerlemeyebilir ve bir metin başka metinlerle açık ya da örtük ilişkiler kurabilir. Kurmacanın kendi yapısını görünür hâle getiren üstkurmaca, farklı tür ve üslupları bir araya getiren pastiş, ironi, parodi ve metinlerarasılık bu edebiyatın sık kullanılan araçları arasındadır.

Bu yaklaşımda tarih de değişmez ve tarafsız bir anlatı olarak kabul edilmez. Geçmişin nasıl hatırlandığı, kimin tarafından anlatıldığı ve hangi ayrıntıların unutulduğu edebiyatın konusu hâline gelir. Böylece bireysel hafıza ile büyük tarihsel anlatılar arasındaki gerilim önemli bir edebî alan oluşturur.

Italo Calvino, Umberto Eco, Thomas Pynchon ve John Fowles gibi yazarlar postmodern anlatının farklı olanaklarını araştırırken Milan Kundera, romanı felsefi düşünce, ironi, tarih ve bireysel hayat arasında hareket eden özgün bir yapıya dönüştürdü. Kundera’nın anlatıcıyı görünür kılması, olay örgüsünü kesintiye uğratan düşünsel bölümleri ve romanın kendi doğasını sürekli sorgulaması onu postmodern edebiyatla güçlü biçimde ilişkilendirir.

Postmodernizm bu nedenle tek bir biçim ya da teknikten oluşmaz. Daha çok edebiyatın kendi kurallarının farkına vardığı, bu kurallarla oynadığı ve okuru anlatının nasıl kurulduğunu düşünmeye davet ettiği geniş bir estetik alan olarak okunabilir.