Edebiyat, başka hayatları düşünmemize ve kendi yargılarımızı sorgulamamıza yardımcı olabilir. Ancak bir roman okumak, kararlarımızın önündeki engelleri kendiliğinden kaldırmaz. Tahran’da “Lolita” Okumak’ın özgürlük sorusu bu iki imkân arasındaki mesafede belirginleşir.
Azar Nafisi’nin öğrencileri romanları tartışırken kendi hayatlarına ilişkin farklı düşünceleri de dile getirir. Bu konuşma alanı önemlidir. Yine de daha rahat konuşabilmek, kişinin evlilik, çalışma, inanç veya gelecek konusunda istediği kararı verebildiği anlamına gelmez.
Bir romanı bitirdiğimizde başka bir insanı daha iyi anladığımızı hissedebiliriz. Ama bu his, gerçek hayatta o insana daha fazla alan bırakacağımızı gösterir mi? Nafisi’nin edebiyat savunusunu değerlendirirken düşünce, davranış ve yaşam koşulları arasındaki geçişi sınamak gerekir.
Edebiyatın açabileceği üç farklı özgürlük alanı
Nafisi’nin kitabını okurken en az üç düzeyi ayırabiliriz. İlki yorum yapabilmek: Bir olaya veya kişiye ilişkin tek açıklamaya bağlı kalmamak. İkincisi karar verebilmek: Evlilik, çalışma, inanç ve gelecek gibi alanlarda kendi seçimini yapabilmek. Üçüncüsü bu seçimi mümkün kılan haklar ve maddi koşullar.
Bu ayrım, Edebî Zihin’in kitabı değerlendirmek için önerdiği çerçevedir. Nafisi’nin kendi kavramlarını sıralayan bir sınıflandırma değildir.
Roman ilk düzeyde güçlü olabilir. İkinciye dolaylı biçimde yardım edebilir. Üçüncünün yerine ise geçmez. Bir kişinin başka türlü yaşayabileceğini hayal etmesi önemlidir; fakat o hayatı seçememesine yol açan şartlar devam edebilir.
Bu ayrım, okuma grubunun değerini azaltmaz. Sağladığı imkânı daha doğru adlandırmamızı sağlar. Bir yorum alanının oluşması, bütün özgürlük alanlarının açıldığı anlamına gelmez.
Empati neden tek başına yeterli değildir?
Bir karakterle yakınlık kurmak, başkasının deneyimini önemsememizi sağlayabilir. Ancak yakınlık seçici de olabilir. Bize benzeyen veya anlatısı bizi etkileyen kişiye açık olurken, daha zor anlaşılan bir hayatı dışarıda bırakabiliriz.
Lolita bu sorunu keskinleştirir. Güçlü bir anlatıcıyı anlamaya çalışırken onun sesiyle görünmezleşen kişiyi de düşünmek gerekir. Empatiyi yalnız duygusal yakınlık sayarsak, etkileyici sesin peşinden giderek yanlış yere yoğunlaşabiliriz.
Bu nedenle iyi okuma, kiminle özdeşleştiğimizi fark etmeyi de içerir. Bir insanın acısını hissetmekle onun bizim anlamadığımız kararlarını kabul edebilmek farklı işlerdir. İkincisi daha az rahatlatıcı olabilir; ama başkasına alan bırakma bakımından daha belirleyicidir.
Humbert’ın anlatımı ile Dolores’in deneyimi arasındaki mesafeyi Nafisi neden “Lolita”yı seçiyor? yazısında ayrıntılı ele alıyoruz.
Hayal gücü ne zaman tahakküme dönüşür?
Nafisi’nin Humbert ve Gatsby okumaları, hayal gücünün her zaman özgürleştirici olmadığını düşündürür. Hayal ettiğimiz kişiyle gerçek kişi arasındaki farkı kabul etmediğimizde, hayal bir beklenti ve baskı aracına dönüşebilir.
Bu iki karakterin davranışları ahlaken eşdeğer değildir. Burada karşılaştırılan daha sınırlı bir sorundur: Başkasının hayatının kendi arzumuzun biçimine uymasını istemek.
Ölçüt hayalin büyüklüğü veya güzelliği değildir. Başkasının ona uymama hakkıdır. Bir ilişkiyi, toplumu veya geleceği düşlerken karşılaşacağımız itirazları baştan geçersiz sayıyorsak, açıklık yerine kendi kesinliğimizi üretiriz.
Bu ayrım edebiyat savunusu için de geçerlidir. Roman okumayan insanı kendiliğinden daha kapalı, okuyanı daha özgür saymak; edebiyatın insanı kategorilere hapsetmeme iddiasıyla çelişir. Okuma alışkanlığı ahlaki üstünlüğün kanıtı değildir.
Austen’ın öğrettiği daha zor alışkanlık
Gurur ve Önyargı’yı yalnız kendi kararını veren kadın hikâyesi olarak okumak, Elizabeth Bennet’in yanılgılarının önemini azaltır. Onun kararının değeri, ilk hükmünün değişmeden kalmasından gelmez.
Buradan Nafisi’nin iddiasına daha sıkı bir ölçüt çıkarabiliriz: Roman okuru yalnız farklı seslerle tanıştırıyor mu, yoksa kendi hükmünün eksikliğini fark etmeye de zorluyor mu?
İkinci ihtimal, okumayı kendini doğrulama etkinliğinden çıkarır. Özgürlük kişinin fikrini hiç kimseye teslim etmemesini gerektirebilir; ama fikrini hiçbir deneyime açmaması anlamına gelmez. Kendi kararına sahip olmak ile kararını düzeltebilmek birlikte düşünülmelidir.
Başkasının bize verdiği tanımı reddetmek kadar, bizim başkasına verdiğimiz tanımın da eksik olabileceğini kabul etmek gerekir. Romanın çoğulluğu, yalnız yeni sesler duymamızda değil, bu seslerin kendi kesinliğimizi değiştirebilmesinde anlam kazanır.
Okuma grubunun sınırlılığı neden önemli?
Okuma grubunda konuşmak kolaylaşabilir. Ancak öğrenciler buluşmadan sonra kendi aile ilişkilerine, kurallara ve imkânlara döner. Bu geri dönüşü başarısızlık saymak da romanları her şeyi çözen araçlar saymak kadar yanıltıcıdır.
Bir deneyimin değeri yalnız nihai sonucu değiştirmesinde olmayabilir. Kişi yaşadığı sorunu adlandırabilir, tek başına olmadığını görebilir veya kendi seçeneğini düşünmeye başlayabilir. Bunlar küçümsenmemelidir; yine de gerçekleşmiş bir hak kazanımıyla aynı şey değildir.
Bu farkı korumak, özellikle baskı altında yaşayan insanlara karşı bir sorumluluktur. Onların sorunlarını bizim sevdiğimiz kitapların gücünü kanıtlayan dekorlara dönüştürmememiz gerekir.
Üstelik aynı konuşma alanı herkes için aynı anlama gelmez. İnanç, aileye bağlılık, ilişkiler ve gelecek beklentileri değişir. Yedi kadın ve okuma grubu yazısı, öğrencilerin neden tek bir özgürleşme hikâyesine sığmadığını inceler.
Nafisi’nin özgürlük iddiasını nasıl sınayabiliriz?
Edebiyatın özgürleştirici olabileceğini kabul etmek için bütün okurların değiştiğini varsaymaya ihtiyaç yoktur. Daha somut sorular sorabiliriz: Tartışma bir kişiye yeni bir ifade imkânı verdi mi? Önceden kesin sayılan bir hüküm sorgulandı mı? Bir başkasının farklı kararına yer açıldı mı?
Bu sorular anı içindeki belirli karşılaşmalarda aranmalıdır. Her bölümün sonunda çok sesliliğin iyi olduğunu söylemek yerine, çok sesliliğin gerçekten hangi anlaşmazlığı taşıyabildiğini incelemek gerekir.
Nafisi’nin kendisine yönelen itirazlar da aynı sınamanın parçasıdır. Edebiyat başkasının karmaşıklığını koruyorsa, kendi edebiyat savunumuzu paylaşmayan kişiyi de kolay bir etikete kapatmamalıyız.
Bir öğretmenin öğrencilerine söz vermesi önemlidir. Fakat konuşmanın çerçevesini kurma, kitapları seçme ve yıllar sonra bu deneyimi anlatma gücü de vardır. Özgürlük savunusunu değerlendirmek, bu otoriteyi görünmez kılmamayı gerektirir.
Özgürlük bir okuma sonucu olabilir mi?
Edebiyat özgürlüğü garanti etmez. Ama özgürce düşünmenin gerektirdiği bazı alışkanlıkların çalışılabileceği bir alan açabilir: Dikkatini başka bir hayata vermek, hükmünü gerekçelendirmek ve haklı olduğunu düşündüğün yerde bile eksik kalabileceğini kabul etmek.
Bu imkânın gerçek hayattaki karşılığı, okuduktan sonra ne düşündüğümüz kadar başkasının ne düşünmesine izin verdiğimizde ortaya çıkar. Bir kitabın bize yeni sözler kazandırması değerli olabilir; daha zor olan, o sözlerle başkasının hayatını yeniden kapatmamaktır.
Tahran’da “Lolita” Okumak’ın edebiyat savunusu bu ölçekte değerlendirildiğinde daha güçlü hâle gelir. Romanın bütün engelleri kaldırmasını beklemeyiz. Açabildiği düşünme alanını ve bu alanın dışında devam eden koşulları birlikte görürüz.
Kitabın konusu, bölüm yapısı ve bu tartışmanın anı içindeki yeri için Tahran’da “Lolita” Okumak ana incelemesine dönebilirsiniz.




