Avrupa Modernizmi, 19. yüzyılın sonlarında başlayan ve 20. yüzyılın ilk yarısında edebiyatın biçim, dil ve anlatı anlayışını köklü biçimde değiştiren geniş bir kültürel dönüşümü ifade eder. Sanayileşme, hızla büyüyen kentler, savaşlar, bilimsel gelişmeler ve geleneksel değerlerin sarsılması, yazarları insan deneyimini anlatmanın yeni yollarını aramaya yöneltti.

Modernist edebiyat için gerçeklik artık dış dünyayı olduğu gibi aktarmaktan ibaret değildi. Bellek, bilinç, zaman algısı, rüya, yalnızlık ve bireyin parçalanmış iç dünyası giderek anlatının merkezine yerleşti. Kronolojik olay örgüsü bozuldu; iç monolog, bilinç akışı, çoklu bakış açısı ve parçalı anlatı gibi teknikler önem kazandı.

Bu dönem tek bir estetik programa sahip homojen bir akım değildir. Sembolizm, Ekspresyonizm, Fütürizm ve farklı avangard hareketlerle kesişen çok sayıda edebî arayışı aynı tarihsel zeminde buluşturur. Franz Kafka’nın yabancılaşmış bireyi, Virginia Woolf’un bilinç ve zaman üzerine kurduğu anlatıları, James Joyce’un dilsel deneyleri ve Robert Musil’in modern toplum çözümlemeleri bu çeşitliliğin farklı örnekleridir.

Rainer Maria Rilke de modernist dönüşümün şiirdeki özgün seslerinden biridir. Sembolizmden beslenen şiiri zamanla ölüm, varoluş, dönüşüm, yalnızlık ve insanın dünyayla ilişkisi üzerine son derece kişisel bir poetik yapıya ulaşmıştır.

Avrupa Modernizmi bu nedenle belirli bir üsluptan çok, eski anlatı biçimlerinin artık modern deneyimi açıklamakta yetersiz kaldığı düşüncesinden doğan büyük bir edebî arayış olarak okunabilir.