Heathcliff ile Catherine, Uğultulu Tepeler denildiğinde akla gelen ilk iki isimdir. İlişkileri çoğu zaman edebiyatın büyük ve imkânsız aşklarından biri olarak hatırlanır. Fakat Emily Brontë’nin kurduğu bağ, yalnızca iki insanın birbirini sevmesiyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Heathcliff ile Catherine birlikte büyürler. Aynı bozkırı paylaşırlar, aynı evin içinde çocukluk geçirirler ve özellikle dış dünyanın beklentilerinden uzakta olduklarında kendilerini birbirlerinden ayrı düşünmekte zorlanırlar.
Bu yüzden onların trajedisi yalnızca “birbirlerini sevdiler ama kavuşamadılar” değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir insanı sevmek ile onu kendi kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görmek arasındaki sınır nerede başlar?
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisi tam da bu sınırın bulanıklaştığı yerde kurulur.
Spoiler uyarısı: Bu yazı Catherine’in evliliğini, ölümünü ve Heathcliff’in sonraki hayatını açık biçimde ele almaktadır.
Heathcliff ve Catherine’in ilişkisi nasıl başlıyor?
Heathcliff’in Earnshaw ailesine gelişi, Catherine’in çocukluğundaki dünyanın dengesini değiştirir.
Bay Earnshaw onu Liverpool’dan Wuthering Heights’a getirdiğinde Heathcliff’in ailesi, geçmişi ve nereden geldiği bilinmez. Eve kabul edilir; fakat bu, herkes tarafından gerçekten aileden biri olarak görüldüğü anlamına gelmez.
Hindley Heathcliff’e karşı güçlü bir düşmanlık geliştirirken Catherine onunla yakınlaşır.
İkisi özellikle Yorkshire bozkırında geçirdikleri zamanla birbirlerine bağlanırlar. Evdeki kuralların ve toplumsal hiyerarşinin dışında kalan bozkır, onların birlikte var olabildiği alanlardan biridir.
Çocukluk döneminde Catherine için Heathcliff yalnızca bir arkadaş değildir.
Onunla birlikte olduğu dünya, Catherine’in kendisini en serbest hissettiği dünyadır.
Heathcliff açısından da Catherine, Wuthering Heights’ta kendisini gerçekten kabul eden en önemli kişidir.
Bu nedenle aralarındaki ilişkinin temelinde romantik aşktan önce başka bir şey vardır:
birlikte kurulmuş bir aidiyet.
Neden birbirlerini sıradan bir sevgiliden farklı görüyorlar?
Heathcliff ile Catherine arasındaki bağın en ayırt edici tarafı, iki karakterin birbirlerini yalnızca dışarıdaki başka bir insan gibi görmemeleridir.
Catherine, Heathcliff’le arasındaki bağı anlatırken onun varlığını kendi kimliğinden ayrı düşünmekte zorlandığını açıkça ortaya koyar.
Bu ilişki “seni seviyorum” düzeyinden daha ileri gider.
“Sensiz kim olduğumu bilmiyorum” noktasına yaklaşır.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü sevgi iki ayrı insan arasında kurulabilir.
Fakat Heathcliff ile Catherine’in ilişkisinde sınırlar zaman zaman silinir.
Birbirlerini yalnızca sevdikleri kişi değil, kendilerinin devamı gibi görürler.
Bu durum çocuklukta olağanüstü güçlü bir yakınlık yaratırken yetişkinlikte büyük bir kırılganlığa dönüşür.
İnsan, sevdiği kişiyi kaybettiğinde yas tutabilir.
Fakat kendi kimliğinin bir parçası olarak gördüğü kişiyi kaybettiğinde yalnızca bir insanı değil, kendisinin bir bölümünü kaybettiğini hissedebilir.
Heathcliff ile Catherine’in trajedisinin derinliği buradan gelir.
Catherine neden Heathcliff’i sevmesine rağmen Edgar’la evleniyor?
Catherine’in Edgar Linton’la evlenme kararı romanın en önemli kırılma noktalarından biridir.
Bu kararı yalnızca “Heathcliff yerine zengin Edgar’ı seçti” biçiminde okumak Catherine’in çatışmasını fazlasıyla basitleştirir.
Edgar, Catherine’e Heathcliff’ten farklı bir dünya sunar.
Thrushcross Grange düzeni, toplumsal kabulü, maddi güvenliği ve saygınlığı temsil eder.
Heathcliff ise Catherine’in çocukluğuyla, bozkırla ve daha kontrolsüz bir varoluş biçimiyle bağlantılıdır.
Catherine bu nedenle yalnızca iki erkek arasında değildir.
İki hayat arasında kalır.
Bir tarafta kendisini en derinden bağlı hissettiği Heathcliff vardır.
Diğer tarafta içinde yaşadığı toplumun ona makul ve güvenli gösterdiği hayat.
Edgar’la evlenmeyi seçtiğinde Heathcliff’e duyduğu bağın sona ereceğini düşünmez.
Asıl hata belki de tam burada başlar.
Catherine farklı hayatları aynı anda koruyabileceğine inanır.
Edgar’la toplumsal bir hayat kurarken Heathcliff’in de kendi varlığının ayrılmaz bir parçası olarak kalabileceğini düşünür.
Fakat Heathcliff bu düzenin içinde kendisine biçilen yeri kabul etmez.
Sınıf Heathcliff ve Catherine ilişkisinin neresinde?
Heathcliff ile Catherine’in ayrılığında sınıf, arka plandaki dekorlardan biri değildir.
İlişkinin yönünü değiştiren temel güçlerden biridir.
Heathcliff çocukken Earnshaw ailesinin içine alınmıştır; fakat sosyal konumu hiçbir zaman tamamen güvenli değildir.
Bay Earnshaw’ın ölümünden sonra Hindley’nin kontrolü ele geçirmesiyle Heathcliff’in statüsü hızla düşer.
Eğitimden uzaklaştırılır.
Çalıştırılır.
Aşağılanır.
Catherine büyüdükçe bu farkın sonuçlarını daha fazla görmeye başlar.
Edgar Linton’la evlilik, yalnızca başka bir erkeği seçmek değildir.
Catherine’in hangi sosyal dünyaya ait olmak istediğine ilişkin bir tercihtir.
Heathcliff’in yarası da tam burada derinleşir.
Catherine tarafından sevilmesine rağmen onunla “uygun” bir hayat kurabilecek kişi olarak görülmemesi, çocukluğundan beri yaşadığı dışlanmanın başka biçimde tekrar edilmesi gibidir.
Bu nedenle Catherine’in kararı Heathcliff açısından yalnızca kalp kırıklığı değildir.
Ait olamadığı dünyanın bir kez daha yüzüne kapanmasıdır.
Catherine için Heathcliff neyi temsil ediyor?
Heathcliff, Catherine’in hayatında yalnızca romantik bir partner değildir.
Çocukluğunu temsil eder.
Bozkırı temsil eder.
Toplumsal rollerden önceki Catherine’i temsil eder.
Wuthering Heights’ın sert dünyasında kendisini özgür hissettiği zamanı temsil eder.
Bu nedenle Catherine Edgar’la evlendikten sonra Heathcliff’in geri dönmesi yalnızca eski bir sevgilinin ortaya çıkması değildir.
Catherine’in bastırmaya çalıştığı başka bir benliğin geri dönüşüdür.
Edgar’ın dünyasında Catherine’in toplum tarafından kabul edilen bir kimliği vardır.
Heathcliff’in yanında ise daha eski, daha düzensiz ve daha kontrol edilemez bir Catherine ortaya çıkar.
Romanın gerilimi bu iki Catherine’in aynı hayatın içinde birlikte var olamamasından doğar.
Heathcliff için Catherine neyi temsil ediyor?
Heathcliff açısından Catherine’in anlamı daha da geniştir.
Çünkü Heathcliff’in geçmişi belirsizdir.
Ailesini bilmiyoruz.
Çocukluğunun Wuthering Heights öncesindeki bölümünü bilmiyoruz.
Earnshaw ailesine geldiğinde de herkes tarafından kabul edilmez.
Böyle bir karakter için Catherine yalnızca sevilen insan değildir.
Ait olma ihtimalidir.
Heathcliff’in Wuthering Heights’a tutunmasını sağlayan en önemli bağlardan biridir.
Catherine’in Edgar’ı seçmesi bu nedenle Heathcliff’in gözünde yalnızca romantik bir kayıp değildir.
Kendisini ait hissettiği dünyadan ikinci kez çıkarılmak gibidir.
İlkinde Hindley onu aşağıya iter.
İkincisinde Catherine, onunla kurduğu bağı sürdürmesine rağmen başka bir hayatı seçer.
Heathcliff’in daha sonra kazandığı servetin ve toplumsal gücün altında bu eksiklik de vardır.
Bir zamanlar kendisine kapalı olan dünyaya geri döner.
Fakat artık ona ait olmak için değil, üzerinde güç kurmak için.
Heathcliff ve Catherine arasında aşk mı, aidiyet mi var?
İkisini kesin biçimde ayırmak mümkün değildir.
Aralarında aşk vardır.
Fakat bu aşk aidiyetten bağımsız değildir.
Catherine Heathcliff’te çocukluğunu ve kendisinin başka bir biçimini görür.
Heathcliff Catherine’de kabul edilme, geçmiş ve ait olma duygusunu bulur.
Bu yüzden birbirlerinden ayrılmaları sıradan bir ilişkinin sona ermesine benzemez.
Ayrılık her ikisinin de kendisini tanımlama biçimini tehdit eder.
Burada ilişkinin neden bu kadar güçlü olduğu kadar neden bu kadar yıkıcı olduğu da anlaşılır.
İki insanın birbirine yakın olması başka şeydir.
Birinin kendi varlığını diğerinden bağımsız kuramaması başka.
Heathcliff ile Catherine’in bağı ikinci duruma giderek yaklaşır.
Aşk ne zaman sahip olma arzusuna dönüşüyor?
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisindeki sorun yalnızca kavuşamamaları değildir.
Birbirlerinin başka hayatlar kurmasını kabul etmekte zorlanmalarıdır.
Catherine Edgar’la evlenir; fakat Heathcliff’in hayatından çıkmasını istemez.
Heathcliff ise Catherine’in Edgar’la kurduğu hayatı gerçek bir ayrılık olarak kabullenemez.
Her iki karakter de bir anlamda diğerinin kendi seçimiyle kendisinden uzaklaşabilme ihtimaline direnç gösterir.
İşte sevgi burada sahip olma arzusuna yaklaşır.
“Seni seviyorum” düşüncesiyle “Benden ayrı bir hayatın olmasını kabul edemiyorum” düşüncesi birbirine karışmaya başlar.
Bu ayrım özellikle Heathcliff’te Catherine’in ölümünden sonra daha görünür hâle gelir.
Catherine artık fiziksel olarak hayatta değildir.
Yine de Heathcliff onun yokluğunu kabul etmeyi reddeder.
Heathcliff Catherine’i mi seviyor, yoksa onsuz bir kimliği kabul edemiyor mu?
Roman bu iki ihtimali birbirinden kolayca ayırmamıza izin vermez.
Heathcliff Catherine’i sever.
Fakat Catherine’e duyduğu ihtiyaç yalnızca sevgiden doğmaz.
Kendi kimliğinin kuruluşuyla da ilgilidir.
Catherine onun geçmişinin, çocukluğunun ve Wuthering Heights’a aidiyetinin parçasıdır.
Bu nedenle Catherine’i kaybetmek, Heathcliff için yalnızca gelecekte birlikte olabileceği kişiyi kaybetmek değildir.
Kendisinin geçmişle bağlantısını da kaybetmektir.
Heathcliff’in sonraki hayatındaki takıntılı bağlılığı burada anlam kazanır.
Catherine’in yokluğunu kabullenirse kendi hayatının Catherine’den bağımsız devam ettiğini de kabul etmek zorunda kalacaktır.
Fakat Heathcliff tam olarak bunu yapmak istemez.
Onun için Catherine’in yokluğu bile Catherine’le ilişkinin sona ermesi anlamına gelmemelidir.
Catherine’in ölümü Heathcliff’i neden özgürleştirmiyor?
Catherine’in ölümü teorik olarak Heathcliff’in hayatındaki en büyük çatışmalardan birini sona erdirebilirdi.
Edgar’la rekabetin anlamı azalabilirdi.
Catherine’in seçimleri artık değiştirilemezdi.
Heathcliff kendi hayatına devam edebilirdi.
Fakat bunun tam tersi olur.
Catherine’in ölümü bağı sona erdirmek yerine onu değişmez hâle getirir.
Hayattayken Catherine kendi kararlarını verebilen ayrı bir insandır.
Öldükten sonra Heathcliff’in hafızasında başka bir şeye dönüşür.
Artık yaşlanmaz.
Yeni bir karar vermez.
Başka bir hayat kurmaz.
Heathcliff’in zihninde geçmişteki Catherine olarak kalır.
Bu durum yasın tamamlanmasını daha da zorlaştırır.
Çünkü Heathcliff Catherine’i kaybetmekle yetinmez.
Onu kaybetmiş olduğunu kabul etmeyi de reddeder.
Heathcliff neden Catherine’in hayaletini istiyor?
Uğultulu Tepelerin gotik dünyasında ölüm, yaşayanlarla ölüler arasındaki bağı tamamen kesmez.
Heathcliff Catherine’in ölümünden sonra onun varlığını hissetmeyi arzular.
Buradaki en dikkat çekici şey, Heathcliff’in huzur istememesidir.
Catherine’in onu bırakmasını istemez.
Tam tersine, yokluğun içinde bile Catherine tarafından rahatsız edilmeyi tercih eder.
Çünkü Catherine’in hayalet olarak bile var olması, tamamen yok olmasından daha katlanılabilir görünür.
Bu arzu, ilişkinin sahip olma tarafını yeniden açığa çıkarır.
Heathcliff için mesele artık Catherine’le mutlu bir hayat kurmak değildir.
Böyle bir ihtimal kalmamıştır.
Mesele bağlantının hiçbir koşulda sona ermemesidir.
Hayat bitse bile.
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisi neden yıkıcı?
Çünkü iki karakter de birbirleriyle kurdukları bağı kendi hayatlarının diğer parçalarıyla sağlıklı biçimde uzlaştıramaz.
Catherine Heathcliff’i kaybetmek istemez; fakat onunla bir hayat kurmayı da seçmez.
Heathcliff Catherine’in başka bir hayat seçmesini kabullenemez; fakat geri döndüğünde kendi hayatını yalnız Catherine’e duyduğu sevgi üzerine de kurmaz.
Öfke, intikam ve güç arayışı ilişkinin çevresine yerleşir.
Birbirlerini sevmeleri, birbirlerine zarar vermelerini engellemez.
Hatta kimi zaman tam tersine, birbirleri üzerinde hak sahibi olduklarını düşünmelerine neden olur.
Bu yüzden onların ilişkisini yalnızca “çok büyük aşk” diye romantikleştirmek, romanın rahatsız edici tarafını görünmez kılar.
Brontë sevginin varlığını inkâr etmez.
Fakat sevginin tek başına iyi bir ilişki kurmaya yetmediğini de gösterir.
Bu ilişkiyi “toksik aşk” diye açıklamak neden yetersiz?
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisini bugünün diliyle “toksik” olarak tanımlamak bazı davranışları tarif etmek açısından kullanışlı görünebilir.
Fakat bu etiket romanı açıklamak için yeterli değildir.
Çünkü ilişkinin arkasında yalnızca iki insanın kötü davranışları yoktur.
Sınıf vardır.
Aidiyet vardır.
Çocukluk vardır.
Dışlanma vardır.
Toplumsal beklentiler vardır.
Mülkiyet ve statü vardır.
Ve iki karakterin kendilerini birbirlerinden bağımsız tanımlayamaması vardır.
“Toksik ilişki” dediğimiz anda bütün bu yapı tek bir etikete sıkışabilir.
Oysa Emily Brontë’nin romanı çok daha zor bir soru sorar:
Bir ilişki aynı anda gerçek bir sevgi taşıyıp yine de yıkıcı olabilir mi?
Heathcliff ile Catherine bu sorunun kolay cevabı olmayan örneklerinden biridir.
Catherine Heathcliff’i gerçekten seviyor mu?
Evet; Catherine’in Heathcliff’e duyduğu bağ romanın merkezindeki gerçek duygulardan biridir.
Ancak sevgi ile seçim aynı şey değildir.
Catherine Heathcliff’e derinden bağlı olduğu hâlde Edgar’la evlenmeyi seçer.
Bu çelişki onun sevgisinin sahte olduğunu göstermez.
Daha çok Catherine’in kendi hayatında farklı ihtiyaçları birbirinden ayıramadığını gösterir.
Heathcliff ona kimlik ve aidiyet sunar.
Edgar ise güvenlik, statü ve toplumsal düzen.
Catherine birini seçerken diğerini kaybetmek istemez.
Fakat hayat onun bu iki dünyayı aynı biçimde sürdürebilmesine izin vermez.
Heathcliff Catherine’i gerçekten seviyor mu?
Heathcliff’in Catherine’e duyduğu bağ da gerçektir.
Fakat onun sevgisi zamanla kayıp, öfke ve sahip olma arzusuyla birbirinden ayrılması zor bir hâle gelir.
Catherine’in mutluluğunu kendi mutluluğundan tamamen bağımsız düşünebildiği söylenemez.
Onun Edgar’la kurduğu hayatı kabullenmez.
Catherine öldüğünde bile ilişkinin sona ermesini istemez.
Bu nedenle Heathcliff’in sevgisi güçlü olduğu kadar talepkârdır.
Catherine’in yalnız var olmasını değil, kendisiyle bağlı kalmasını ister.
İşte ilişkiyi romantik idealden uzaklaştıran noktalardan biri budur.
Edgar Linton bu ilişkinin karşısında neyi temsil ediyor?
Edgar’ı yalnızca Heathcliff ile Catherine arasına giren üçüncü kişi olarak görmek de romanı daraltır.
Edgar başka bir yaşam biçimini temsil eder.
Thrushcross Grange’ın düzenini.
Toplumsal kabulü.
Statüyü.
Kontrolü.
Catherine’in Heathcliff’le kurduğu ilişki büyük ölçüde sınırların dışında gelişirken Edgar’la evliliği toplumsal sınırların içindedir.
Bu yüzden Heathcliff ile Edgar arasındaki karşıtlık yalnızca iki erkeğin aynı kadını sevmesi değildir.
Catherine’in hayatındaki iki farklı dünyanın karşı karşıya gelmesidir.
Bozkır Heathcliff ve Catherine için neden önemli?
Yorkshire bozkırı romanda yalnızca atmosfer yaratmak için kullanılan bir manzara değildir.
Heathcliff ile Catherine’in çocukluk bağının kurulduğu mekândır.
Wuthering Heights ve Thrushcross Grange ev, aile, miras ve toplumsal düzenin sınırlarını taşırken bozkır bu sınırların geçici olarak ortadan kalkabildiği alan gibi görünür.
Çocukken Heathcliff ile Catherine burada birlikte hareket edebilirler.
Kim kimin mirasçısıdır?
Kimin sosyal statüsü daha yüksektir?
Kiminle evlenmek uygundur?
Bu sorular bozkırdaki çocukluklarının merkezinde değildir.
Fakat büyüdüklerinde bu dünya artık yeterli değildir.
Toplumsal düzen onları yeniden yakalar.
Bu nedenle bozkır aynı zamanda kaybedilmiş bir hayat ihtimalini temsil eder.
Heathcliff ve Catherine neden birlikte olamıyor?
Bunun tek bir nedeni yoktur.
Sınıf farkı vardır.
Hindley’nin Heathcliff’i aşağıya itmesi vardır.
Catherine’in sosyal konumunu koruma arzusu vardır.
Edgar’ın sunduğu güvenli hayat vardır.
Heathcliff’in konuşmanın yalnız bir bölümünü duyup gitmesi vardır.
Ve en önemlisi, Catherine ile Heathcliff’in birbirlerine duydukları bağın gerçek bir ortak hayat kurabilecek biçimde gelişmemesi vardır.
Birbirlerini olağanüstü yoğunlukta hissederler.
Fakat birlikte nasıl yaşayacakları konusunda aynı açıklık yoktur.
Bu yüzden Uğultulu Tepelerin trajedisi sevginin yokluğu değildir.
Sevginin bir hayat kurmaya yetmemesidir.
Heathcliff ve Catherine neden hâlâ bu kadar güçlü karakterler?
Çünkü ilişkileri okuru rahatlatacak biçimde düzenlenmez.
Onları tamamen romantikleştirmek zordur.
Tamamen reddetmek de.
Birbirlerini severler.
Birbirlerini yaralarlar.
Birbirlerinden ayrı yaşayamaz gibi görünürler.
Fakat birlikte sağlıklı bir hayat da kuramazlar.
Bu çelişki onları edebiyatın kolay çözülen çiftlerinden biri olmaktan çıkarır.
Heathcliff ile Catherine okura yalnız “Büyük aşk nedir?” diye sormaz.
Daha rahatsız edici sorular bırakırlar:
Birini kendi varlığımızın parçası gibi görmek gerçekten sevgi midir?
Sevdiğimiz kişinin bizden ayrı seçimler yapabilmesini kabul edemiyorsak onu mu seviyoruz, yoksa bize ait olan bir şeyi mi korumaya çalışıyoruz?
Aidiyet ne zaman bağımlılığa dönüşür?
Ve kaybetmek, ne zaman kaybedilen kişiyi geçmişte bırakmak yerine bütün hayatı onun etrafında kurmaya başlar?
Aşk mı, aidiyet mi, sahip olma mı?
Heathcliff ile Catherine’in ilişkisi için yalnızca birini seçmek mümkün değildir.
Aşk vardır.
Aidiyet vardır.
Sahip olma arzusu vardır.
Ve bunların hepsi zamanla birbirine karışır.
Çocuklukta onları birbirine bağlayan aidiyet, yetişkinlikte ayrılığı daha acı hâle getirir.
Catherine’in sınıfsal tercihi Heathcliff’in dışlanmışlık duygusunu büyütür.
Heathcliff’in kaybı kabullenememesi ise sevgiyi geçmişe bağlanan bir sahip olma arzusuna yaklaştırır.
Bu yüzden onların trajedisi birbirlerini yeterince sevmemeleri değildir.
Tam tersine:
Birbirlerinden ayrı bir hayat ve kimlik tasavvur edemeyecek kadar iç içe geçmeleri, fakat buna rağmen birlikte yaşayabilecek bir düzen kuramamalarıdır.
Belki de Uğultulu Tepelerin Heathcliff ile Catherine üzerinden bıraktığı en kalıcı soru budur:
Bir insanı sevmek, onun bizden ayrı var olabilmesini de kabul etmeyi gerektirir mi?




