Uğultulu Tepeler, yıllardır büyük ve yıkıcı bir aşk hikâyesi olarak anılıyor. Heathcliff ile Catherine arasındaki bağ, romanın hafızada en çok kalan yanı; hatta kimi okumalarda eserin geri kalanını gölgede bırakacak kadar güçlü. Fakat Emily Brontë’nin kurduğu dünya, yalnızca birbirine kavuşamayan iki insanın trajedisinden ibaret değil. Romanın asıl ağırlığı, sevginin sınıf, aidiyet, aşağılanma ve sahip olma arzusuyla karşılaştığında nasıl başka bir şeye dönüşebildiğinde ortaya çıkıyor.

Heathcliff’in Catherine’i kaybetmesi, hikâyenin sonu değil. Tam tersine, romanın en karanlık kısmı bundan sonra başlıyor. Acı, zamanla yalnızca yas olarak kalmıyor; başkalarının hayatını biçimlendiren bir güce dönüşüyor. Heathcliff geçmişte kendisine yapılanları unutamıyor, fakat onları yalnızca hatırlamakla da yetinmiyor. Güç kazandığında, bir zamanlar kendisini aşağılayan düzeni ortadan kaldırmak yerine o düzenin araçlarını başkalarına karşı kullanmaya başlıyor.

Bu yüzden Uğultulu Tepeleri yalnızca “büyük aşk” üzerinden okumak, romanın en rahatsız edici sorusunu kaçırmak anlamına geliyor: Bir insan sevdiği kişiyi kaybettiğinde ne zaman yas tutmayı bırakıp kaybını başkalarına ödetmeye başlar?

Brontë bu sorunun kolay bir cevabını vermiyor. Heathcliff ne yalnızca mağdur ne de yalnızca zalim. Catherine ne yalnızca büyük aşkın nesnesi ne de bütün felaketlerin sebebi. Roman, karakterlerini rahatça yerleştirebileceğimiz ahlaki kutular kurmak yerine, bir duygunun nasıl başka duygularla karıştığını ve sonunda insanın hem kendisine hem çevresine zarar veren bir düzene dönüşebildiğini gösteriyor.

Spoiler notu: Bu noktadan sonra romanın önemli gelişmeleri, karakter ilişkileri ve finali tartışılmaktadır.

Heathcliff’in hikâyesi nerede başlıyor?

Heathcliff’in sonraki yıllarda neye dönüştüğünü anlamak için önce Earnshaw ailesine nasıl girdiğine bakmak gerekiyor. Bay Earnshaw onu Liverpool’dan getirip eve dahil ettiğinde Heathcliff’in geçmişi neredeyse tamamen belirsizdir. Nereden geldiği, ailesinin kim olduğu ve gelecekte toplum içinde hangi yere ait olacağı bilinmez. Daha ilk andan itibaren evin içinde yaşayan ama o eve gerçekten ait olup olmadığı sürekli tartışılan bir figürdür.

Bu belirsizlik yalnızca biyografik bir ayrıntı değildir. Heathcliff’in bütün roman boyunca taşıdığı aidiyet sorununun başlangıç noktasıdır. Earnshaw ailesinin içinde yer edinir, Catherine’le güçlü bir bağ kurar, Bay Earnshaw’ın korumasını görür; fakat bu durum onu aile hiyerarşisinin doğal ve tartışmasız bir üyesi hâline getirmez.

Özellikle Hindley için Heathcliff, kendi konumuna yönelen bir tehdit gibidir. Bay Earnshaw’ın ölümünden sonra güç dengesi değiştiğinde bu gerilim açık bir tahakküme dönüşür. Hindley yalnızca Heathcliff’e kötü davranmaz; onun yaşam biçimini, eğitim imkânını ve ev içindeki yerini de aşağı çeker. Heathcliff artık Catherine’le aynı dünyanın parçasıymış gibi büyüyen bir çocuk değil, kendisine nerede durması gerektiği hatırlatılan bir yabancıdır.

Earnshaw ailesine ait olmak ama hiçbir zaman gerçekten ait olamamak

Romanın sınıf meselesi tam burada görünür hâle gelir. Heathcliff’in dışlanması yalnızca Hindley’nin kişisel kıskançlığıyla açıklanamaz. Kimin eğitim alacağı, kimin hizmet edeceği, kimin mirasa yaklaşabileceği ve kimin “uygun” bir eş sayılacağı gibi meseleler karakterlerin birbirleriyle ilişkilerini sürekli belirler.

Heathcliff ile Catherine çocukluklarında bu sınırların dışında hareket edebilirler. Bozkırda birlikte dolaşmaları, evin kurallarından uzaklaşmaları ve birbirlerine neredeyse ayrı kimlikler değilmiş gibi bağlanmaları bu dönemin parçasıdır. Fakat büyüdükçe sosyal dünya geri döner. Catherine’in Thrushcross Grange’la ve Linton ailesiyle yakınlaşması, yalnızca başka insanlarla tanışması anlamına gelmez; farklı bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu görmesi anlamına da gelir.

Heathcliff ise aynı anda bunun tersini yaşamaktadır. Catherine toplumsal olarak yukarı doğru hareket edebileceği bir dünyanın içine girerken Heathcliff’in konumu aşağı çekilir. Böylece çocuklukta neredeyse eşit görünen iki kişinin arasına yalnız duygusal değil, sınıfsal bir mesafe de yerleşir.

Romanın önemli gerilimlerinden biri burada doğar: Catherine ile Heathcliff arasındaki bağ güçlüdür, fakat içinde yaşadıkları dünya bu bağı tek başına yeterli görmez. Sevginin karşısına para, eğitim, aile, mülkiyet ve toplumsal kabul çıkar.

Hindley ve aşağılanmanın sistemleşmesi

Heathcliff’in maruz kaldığı aşağılanma, karakterin ilerideki davranışlarını açıklarken dikkatli ele alınması gereken bir alan. Çünkü geçmişte uğradığı haksızlıklar, onun neden öfke taşıdığını anlamamıza yardım eder; fakat daha sonra başkalarına yaptıklarını kendiliğinden haklı çıkarmaz.

Brontë’nin kurduğu ahlaki gerilim de tam olarak burada güçlenir. Okur Heathcliff’in çocukluğunda yaşadıklarını görür ve ona yönelik şiddetin farkındadır. Fakat roman ilerledikçe bu empati giderek daha zor bir sınavdan geçer. Bir zamanlar gücü olmayan kişi güç kazandığında ne yapacaktır?

Heathcliff’in hikâyesinin merkezi yalnızca “kötü muamele gördü ve intikam aldı” değildir. Daha rahatsız edici olan, bir insanın kendisine uygulanan düzeni ne kadar kolay yeniden üretebildiğidir. Hindley’nin Heathcliff üzerinde kurduğu hiyerarşi, yıllar sonra başka biçimlerde Hareton üzerinde yeniden belirir. İsimler ve roller değişir; mekanizma tanıdık kalır.

Bu yüzden Heathcliff’in çocukluğu, romanın ona verdiği bir mazeret değil; sonraki dönüşümünü anlamak için gerekli başlangıç noktasıdır.

Catherine’in seçimi: aşk, sınıf ve aidiyet

Catherine Earnshaw’ın Edgar Linton’la evlenme kararı, romanın en sık basitleştirilen noktalarından biridir. Yüzeyden bakıldığında ortada tanıdık bir aşk üçgeni vardır: Catherine, Heathcliff’e güçlü biçimde bağlıdır fakat Edgar’la evlenmeyi seçer. Bu tercih yalnızca “kalbinin sesini dinlememek” ya da “parayı seçmek” şeklinde okunduğunda ise Brontë’nin kurduğu toplumsal gerilim büyük ölçüde kaybolur.

Catherine’in önünde yalnızca iki erkek yoktur; iki farklı yaşam ihtimali vardır.

Heathcliff onun çocukluğu, özgürlüğü, bozkırla ilişkisi ve sınırların dışında kalan tarafıyla bağlantılıdır. Edgar ise Thrushcross Grange’ın temsil ettiği başka bir düzenin içindedir: eğitim, toplumsal kabul, güvenlik, mülkiyet ve belirli bir statü.

Catherine’in seçimi bu nedenle yalnızca kimi daha çok sevdiği sorusuyla açıklanamaz. Asıl çatışma, kim olduğu ile toplum içinde kim olabileceği arasındadır.

Catherine neden Edgar Linton’a yönelir?

Catherine’in Edgar’ı seçmesinde sınıfsal konum belirleyicidir; fakat bu, karakteri yalnızca çıkarcı biri hâline getirmez. Catherine, içinde yaşadığı dünyanın sınırlarının farkındadır. Heathcliff’le kurduğu bağ ne kadar güçlü olursa olsun, onun mevcut sosyal konumunun kendi geleceğini nasıl etkileyebileceğini de bilir.

Burada romanın acımasızlığı ortaya çıkar: Catherine ile Heathcliff’in birbirlerine duydukları yoğunluk, içinde yaşadıkları toplumsal yapıyı ortadan kaldırmaya yetmez.

Sevgi vardır; fakat sevginin dışında da bir dünya vardır.

Sınıf, aile, servet, eğitim ve toplumsal beklenti bu dünyanın parçalarıdır. Catherine bunları yok saymaz. Edgar’la kurduğu ilişki, yalnızca bir başka adama yönelme değil; kendi geleceği için başka bir sosyal konum seçme girişimidir.

Heathcliff açısından ise Catherine’in kararı yalnızca romantik bir kayıp olarak yaşanmaz. Zaten uzun süredir taşıdığı dışlanmışlık hissi, bu seçimle daha derin bir aşağılanmaya dönüşür. Sevdiği kişinin kendisini seçmemesi, onun gözünde aynı zamanda kendisinin yeterli görülmediğinin yeni bir kanıtı hâline gelir.

İşte Uğultulu Tepelerin aşk hikâyesi burada değişmeye başlar. Kaybedilen yalnızca Catherine değildir; Heathcliff’in ait olabileceğine dair inancı da yara alır.

Heathcliff ile Catherine arasındaki bağ ne tür bir bağ?

Heathcliff ile Catherine arasındaki ilişkiyi yalnızca “büyük aşk” diye adlandırmak, romanın en karmaşık bağlarından birini fazla kolaylaştırır. Çünkü burada iki insanın birbirine duyduğu güçlü sevgiden daha fazlası vardır. Catherine ile Heathcliff arasında, zaman zaman iki ayrı kişiliğin sınırlarını belirsizleştiren bir özdeşlik duygusu kurulur.

Bu bağın çekiciliği de tehlikesi de burada yatar. Catherine, Heathcliff’i yalnızca sevdiği biri olarak değil, kendi varlığının dışarıya taşmış bir parçası gibi görür. Heathcliff için de Catherine benzer biçimde yalnızca arzulanan bir insan değildir; dünyayla bağ kurmasının, geçmişinin ve kendisini ait hissettiği hayatın merkezidir.

Böyle bir bağ, romantik açıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, beraberinde başka bir soruyu getirir: Bir insanı kendinden ayrı düşünememek gerçekten sevginin en yüksek biçimi midir, yoksa onu bağımsız bir kişi olarak kabul etmeyi zorlaştıran bir sahip olma arzusuna mı dönüşür?

Uğultulu Tepeler bu soruya rahatlatıcı bir cevap vermez. Catherine ile Heathcliff’in birbirleriyle kurdukları ilişki, onları toplumsal dünyanın dışında özgürleştiren bir bağ gibi görünürken aynı zamanda ayrılığı neredeyse katlanılmaz hâle getirir. İki karakter de diğerinin kendisinden bağımsız bir hayat kurmasını kolaylıkla kabul edemez.

Bu yüzden romanın aşkı, huzur veren bir birliktelikten çok, iki kişinin kimliklerinin birbirine düğümlendiği yoğun bir gerilim alanıdır.

Catherine Edgar’la evlendiğinde Heathcliff’in yaşadığı kayıp yalnızca sevdiği kadının başka biriyle birlikte olması değildir. Catherine’in başka bir hayatı seçmesi, onun zihninde ortak geçmişlerinin ve kendisine ait olduğunu düşündüğü dünyanın da elinden alınması anlamına gelir.

Buradan sonra aşk, yalnızca özlem üretmez.

Öfke üretir.

Öfke ise zamanla bir hedef aramaya başlar.

Acı ne zaman intikama dönüşür?

Heathcliff romanın başında güç sahibi değildir. Earnshaw ailesine nasıl geldiğine karar veren o değildir. Hindley’nin ona nasıl davranacağına karar veren de o değildir. Eğitimden uzaklaştırılması, ev içindeki konumunun düşürülmesi ve sosyal statüsünün belirlenmesi büyük ölçüde başkalarının elindedir.

Fakat Heathcliff geri döndüğünde bu denge değişmiştir.

Artık yalnızca geçmişte uğradığı aşağılanmayı taşıyan biri değildir. Para kazanmış, toplumsal görünümünü değiştirmiş ve çevresindeki insanların hayatına müdahale edebilecek bir konuma gelmiştir.

Romanın ahlaki merkezi de tam burada değişir.

Gücü olmayan bir insanın uğradığı haksızlığa öfkelenmesi başka bir şeydir; güç kazandıktan sonra o öfkeyi başkalarının hayatını kontrol etmenin gerekçesine dönüştürmesi başka.

Heathcliff’in dönüşü: artık güçsüz olan kim?

Heathcliff’in yıllar sonra yeniden ortaya çıkması, roman içinde basit bir geri dönüş değildir. Karakterin kendisi değiştiği kadar, güç ilişkileri de değişmiştir. Bir zamanlar evin içinde aşağılanan kişi, artık hem ekonomik hem toplumsal açıdan başkalarını sıkıştırabilecek araçlara sahiptir.

Bu dönüş, okur açısından da önemli bir kırılma yaratır. Heathcliff’in çocukluk yıllarında onun uğradığı haksızlıklara tanıklık eden okur, artık aynı karakterin başkalarına ne yapacağını izlemek zorundadır.

İşte romanın rahatsız edici taraflarından biri budur: Brontë, okurun Heathcliff’e duyabileceği sempatiyi güvenli bir yerde bırakmaz.

Onu anlamak giderek zorlaşır.

Fakat tamamen anlamayı bırakmak da kolay değildir.

Çünkü geçmişte yaşadığı aşağılanmalar ortadan kalkmaz. Roman bunları silmez. Aksine, Heathcliff’in sonraki davranışlarının arkasındaki yarayı görünür tutarken aynı anda bu yaranın başkalarına yönelen şiddeti meşrulaştırmadığını gösterir.

Bu yüzden Heathcliff’in değişimini “iyi karakter kötü oldu” gibi basit bir çizgiyle açıklamak mümkün değildir. Daha doğru soru şudur: Güç elde eden bir insan, kendisine zarar veren düzeni ortadan kaldırmaya mı çalışır, yoksa sonunda o düzenin yöntemlerini kendi lehine mi kullanır?

Heathcliff ikinci yolu seçer.

İntikam yalnız insanlara değil, hayata yöneliyor

Heathcliff’in intikamını yalnızca Hindley’ye ya da Edgar’a karşı duyduğu öfkeyle sınırlamak romanın ikinci yarısını açıklamaya yetmez. Çünkü zamanla hedef değişir.

Artık mesele yalnızca geçmişte kendisine zarar verdiğini düşündüğü insanlardan hesap sormak değildir. Heathcliff onların çocuklarının hayatına, eğitimine, evliliklerine ve geleceğine de müdahale etmeye başlar.

Bu noktada intikam bireysel olmaktan çıkar.

Bir düzene dönüşür.

Geçmişte yaşanan haksızlıklar, artık o haksızlıklardan doğrudan sorumlu olmayan insanların hayatlarını belirlemeye başlar.

Romanın kuşak yapısı bu nedenle son derece önemlidir. Heathcliff’in öfkesi geçmişte kalmaz; çocuklara miras bırakılan bir şeye dönüşür. Onlar kendi seçimlerini yapmaya başlamadan önce bile, önceki kuşağın hesapları içinde yaşamaya zorlanırlar.

Burada Brontë’nin kurduğu karanlık düşünce çok nettir: Acı yalnızca yaşanmaz. Eğer dönüştürülmezse aktarılabilir.

Heathcliff’in yaşadığı dışlanma, yıllar sonra başka insanların dışlanmasına dönüşür. Kendisine yapılan aşağılama başka bir karakterin aşağılanmasında yeniden ortaya çıkar. Kendisinden esirgenen eğitim, başkasından esirgenen eğitime dönüşür.

Böylece intikam, geçmişi düzeltmez.

Geçmişi yeniden üretir.

Mülkiyet, miras ve evlilik nasıl silaha dönüşüyor?

Uğultulu Tepelerde intikam yalnızca duygularla ya da açık şiddetle işlemez. Romanın en güçlü yanlarından biri, Heathcliff’in giderek evleri, borçları, mirası ve evlilik ilişkilerini de birer kontrol aracına dönüştürmesidir.

Bu noktada iki büyük mekânın önemi daha da artar: Wuthering Heights ve Thrushcross Grange yalnızca olayların geçtiği evler değildir. Kimin bu evlere sahip olduğu, kimin mirasçı olduğu ve kimin hangi aileyle evlendiği romanın güç haritasını belirler.

Heathcliff bunu fark eder ve intikamını yalnızca insanların duygularına yöneltmez; onların geleceğini belirleyen maddi yapılara da yöneltir.

Bir evi ele geçirmek, yalnızca taş duvarlara sahip olmak değildir.

Bir ailenin geçmişine, statüsüne ve devamlılığına müdahale etmektir.

Mirası kontrol etmek, yalnızca para kazanmak değildir.

Bir sonraki kuşağın hangi hayatı yaşayabileceğini belirlemektir.

Evlilik ise yalnızca romantik bir birliktelik değildir; dönemin sosyal ve hukuki yapısı içinde mülkiyetin, statünün ve aileler arasındaki ilişkinin de taşıyıcısıdır.

Heathcliff’in intikamının giderek sistematik hâle gelmesinin nedeni de burada görülebilir. Artık tek tek insanlara öfkelenmekle yetinmez; onların çocuklarının yaşayacağı koşulları da şekillendirmek ister.

Bu nedenle romanın intikam temasını yalnızca “Heathcliff Catherine’i kaybetti ve herkesten nefret etti” şeklinde özetlemek yetersiz kalır.

Asıl mesele, kişisel bir yaranın zamanla nasıl sosyal ve maddi bir iktidar biçimine dönüşebildiğidir.

Heathcliff ne zaman kurban olmaktan çıkıyor?

Heathcliff’i yalnızca kötü bir karakter olarak okumak kolaydır. Yaptıkları bunun için fazlasıyla malzeme sunar. Fakat onu yalnızca bir canavar gibi görmek, romanın daha zor sorusundan kaçmak anlamına gelir.

Aynı şekilde Heathcliff’i yalnızca çocukluğunda yaşadığı aşağılanmalar üzerinden açıklamak da yeterli değildir. Çünkü bir insanın neden öfkeli olduğunu anlamakla, o öfkenin sonucu olan her davranışı haklı görmek aynı şey değildir.

Roman tam olarak bu iki uç arasında durur.

Heathcliff’in geçmişi önemlidir.

Hindley’nin ona yaptıkları önemlidir.

Sınıfsal dışlanması önemlidir.

Catherine’i kaybetmesi önemlidir.

Fakat bunların hiçbiri Hareton’a, Isabella’ya, genç Catherine’e ya da çevresindeki diğer insanlara yaptıklarını ortadan kaldırmaz.

Bir noktadan sonra Heathcliff artık yalnızca başına gelenlerin sonucu değildir. Kendi kararlarının da sahibidir.

Bu ayrım, romanı bugün hâlâ güçlü kılan ahlaki gerilimlerden biridir.

Çünkü insanların yaptıkları kötülüklerin arkasında çoğu zaman anlaşılabilir bir geçmiş bulunabilir. Fakat bir geçmişin anlaşılabilir olması, o geçmişten doğan her eylemi kabul edilebilir hâle getirmez.

Heathcliff’in trajedisi tam da burada derinleşir.

Kendisine yapılan haksızlıkların farkındadır. Bunların acısını taşır. Fakat güç kazandığında, o acının kendisiyle birlikte sona ermesine izin vermez.

Başkasına aktarır.

Ve böylece bir zamanlar mağduru olduğu düzenin yöntemlerinden bazılarını kendisi kullanmaya başlar.

Bu nedenle Heathcliff’in hikâyesindeki en önemli soru, “Onu neden böyle yaptılar?” değildir.

Daha zor soru şudur:

İnsanın başına gelenler, başkalarına yaptıklarını ne kadar açıklayabilir?

Uğultulu Tepeler bu sınırı bizim yerimize çizmez. Okuru tam da o sınırın önünde bırakır.

İkinci kuşak neden romanın fazlalığı değil, cevabıdır?

Uğultulu Tepeler yalnızca Heathcliff ile Catherine’in hikâyesi olsaydı, roman çok daha kısa ve çok daha kolay açıklanabilir bir metin olurdu. Fakat Emily Brontë anlatıyı ilk kuşağın felaketiyle bitirmez. Hikâye Hareton Earnshaw’a, genç Catherine’e ve Linton Heathcliff’e uzanır.

İlk bakışta bu ikinci kuşak, büyük trajedinin ardından gelen bir ek bölüm gibi görünebilir. Oysa romanın asıl düşünsel hareketlerinden biri tam burada tamamlanır. Çünkü Heathcliff’in intikamı yalnızca geçmişte yaşananlara cevap vermekle kalmaz; gelecek kuşağın hayatını da şekillendirir.

İntikamın gerçek bedeli böylece ortaya çıkar.

İnsan yalnızca düşmanına zarar vermez.

Onun ardından gelenlere de bir dünya bırakır.

Heathcliff’in kurduğu dünya ise çocukların, kendilerinin başlatmadığı hesapların içinde büyümek zorunda kaldığı bir dünyadır.

Hareton: Heathcliff’in kendi geçmişini yeniden üretmesi

Hareton Earnshaw, Heathcliff’in hikâyesindeki en güçlü aynalardan biridir. Çünkü Heathcliff bir zamanlar Hindley’nin elinde ne yaşadıysa, yıllar sonra Hareton’ın hayatında benzer bir mekanizma yeniden belirir.

Hareton eğitimden uzak tutulur. Kendi ailesinin mirasına rağmen daha düşük bir konumda yaşamaya zorlanır. Ne olabileceğine karar verme imkânı elinden alınır.

Bu benzerlik tesadüf değildir.

Heathcliff, geçmişte kendisini aşağılayan düzenin nasıl çalıştığını çok iyi bilir; fakat tam da bu nedenle onu tekrar etmesi daha da çarpıcıdır. Kendisinden esirgenen imkânları Hareton’dan da esirger. Bir zamanlar kendi hayatını biçimlendiren güç ilişkilerini, bu kez kontrol eden tarafta olarak yeniden kurar.

Burada intikamın en karanlık biçimiyle karşılaşırız.

Geçmiş artık yalnızca hatırlanan bir acı değildir.

Bir eğitim yöntemine, bir ev düzenine, bir sınıf farkına ve başka bir çocuğun hayatına dönüşmüştür.

Heathcliff böylece Hindley’den farklı biri olduğunu kanıtlamaz.

Bazı açılardan onun yöntemini devralır.

İşte romanın kuşaklar arası yapısı bu nedenle önemlidir: Şiddet yalnızca tekrar edilmez; bazen onu en iyi tanıyan kişi tarafından yeniden kurulur.

Genç Catherine ile döngünün kırılması

Genç Catherine ile Hareton arasındaki ilişki, ilk kuşağın tekrarından ibaret değildir. Tam tersine, romanın geçmişin zorunlu olarak tekrar edilmek zorunda olmadığını gösterdiği yerdir.

Bu ilişki kusursuz başlamaz. Aralarında sınıfsal küçümseme, eğitim farkı ve karşılıklı kırgınlık vardır. Genç Catherine, Hareton’ın bilgisizliğiyle alay eder; Hareton ise hem gururu hem de maruz kaldığı aşağılanma nedeniyle içine kapanır.

Fakat burada ilk kuşaktan farklı bir şey olur.

İki karakter zamanla birbirlerini yalnızca geçmişten devraldıkları roller üzerinden görmemeye başlar.

Genç Catherine’in Hareton’a okumayı öğretmesi, küçük bir ayrıntı gibi görünse de romanın bütün yapısı içinde son derece anlamlıdır. Heathcliff’in yıllar önce elinden alınan eğitim, başka bir kuşakta yeniden mümkün hâle gelir. Bir zamanlar aşağılamanın aracı olan bilgi, bu kez yakınlaşmanın aracına dönüşür.

Bu yüzden romanın finalini yalnızca “yeni bir aşk doğdu” diye okumak yetersizdir.

Asıl mesele, iki insanın kendilerine bırakılan mirası olduğu gibi kabul etmemeleridir.

Genç Catherine ve Hareton geçmişi silemez.

Heathcliff’in yaptıkları yaşanmamış olmaz.

Earnshaw ve Linton ailelerinin kayıpları geri alınmaz.

Fakat geçmişin geleceği tamamen belirlemesine izin vermemek mümkündür.

Roman burada intikamın karşısına unutmayı değil, başka türlü davranabilme ihtimalini koyar.

Belki de Uğultulu Tepelerin finalindeki en önemli hareket budur: İlk kuşakta aşk ile birlikte büyüyen sahip olma ve yıkım, ikinci kuşakta yerini yavaş yavaş karşılıklılığa bırakır.

Bu nedenle ikinci kuşak romanın sonradan eklenmiş bir uzantısı değil, ana sorusunun cevabını sınadığı alandır.

Hikâyeyi kimin gözünden dinliyoruz?

Uğultulu Tepelerin karakterleri kadar anlatılma biçimi de önemlidir. Çünkü okur Catherine ile Heathcliff’in hikâyesini doğrudan onların ağzından dinlemez.

Romanın kapısını bize Lockwood açar.

Geçmişin büyük bölümünü ise Nelly Dean anlatır.

Bu yapı, anlatılanların arasına sürekli bir mesafe koyar. Bir olay yaşanır, Nelly onu hatırlar ve anlatır; Lockwood dinler ve aktarır; okur da bu anlatının içinden karakterleri tanımaya çalışır.

Yani gördüğümüz geçmiş hiçbir zaman bütünüyle aracısız değildir.

Nelly Dean gerçekten tarafsız mı?

Nelly Dean çoğu zaman romanın güvenilir rehberi gibi görünür. Aileleri tanır, olayların büyük bölümüne tanıklık eder ve karakterlerin geçmişini Lockwood’a ayrıntılı biçimde aktarır.

Fakat Nelly yalnızca olayların dışındaki bir gözlemci değildir.

O da bu evlerin içinde yaşamıştır.

Karakterlere yakınlık ve uzaklık duyar.

Bazı davranışları onaylar, bazılarını küçümser, zaman zaman karar verir ve olayların akışına müdahil olur.

Bu nedenle Heathcliff ya da Catherine hakkında verdiği her hükmü romanın mutlak gerçeği olarak kabul etmek yerine, onun da belirli bir bakış açısından konuştuğunu hatırlamak gerekir.

Bu anlatı tercihi, romanın karakterlerini neden bu kadar tartışmalı bulduğumuzu da kısmen açıklar. Heathcliff’i tam olarak tanıdığımızı düşündüğümüz anda aslında onu büyük ölçüde başkalarının anlattığı biçimiyle tanıdığımızı fark ederiz.

Catherine için de benzer bir durum vardır.

Onun kararlarını, öfkesini ve çelişkilerini doğrudan iç dünyasının kesintisiz bir kaydından değil; başkalarının gördüğü, hatırladığı ve yorumladığı sahneler üzerinden takip ederiz.

Bu yüzden Uğultulu Tepeler yalnızca “ne oldu?” sorusuyla ilerlemez.

Bir başka soru sürekli arka planda kalır:

Bize anlatılanları kim anlatıyor ve biz bu sese ne kadar güveniyoruz?

Bu belirsizlik romanın ahlaki yapısıyla da uyumludur. Brontë karakterleri kolay etiketlere dönüştürmediği gibi, onları açıklayan tek ve tartışmasız bir anlatıcı da sunmaz.

Okurun görevi yalnızca olayları öğrenmek değil, anlatının içindeki mesafeyi de fark etmektir.

Yorkshire bozkırı neden yalnızca dekor değildir?

Romanın adı bile bizi önce bir yere götürür: Wuthering Heights.

Bu ev ve çevresindeki Yorkshire bozkırı, hikâyenin arka planına yerleştirilmiş güzel ya da kasvetli bir manzara değildir. Karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiler kadar, mekânların birbirleriyle kurduğu karşıtlık da romanın anlamını taşır.

Wuthering Heights ile Thrushcross Grange aynı dünyaya aitmiş gibi görünseler de aynı yaşam biçimini temsil etmezler.

Biri daha sert, daha açık, rüzgâra ve dış dünyaya daha fazla maruz kalan bir mekândır.

Diğeri daha düzenli, daha korunaklı ve sosyal hiyerarşinin görünür olduğu bir hayatın parçasıdır.

Catherine’in iki dünya arasında bölünmesi bu yüzden yalnızca iki erkek arasında kalması değildir.

İki mekân, iki sosyal düzen ve iki farklı aidiyet biçimi arasında kalmasıdır.

Bozkır ise bu sınırların dışında başka bir alan açar.

Catherine ile Heathcliff’in çocukluk bağının en güçlü olduğu yer evlerin içi değil, dışarıdaki açık alandır. Orada aile düzeni, sınıfsal konum ve toplumsal davranış kuralları geçici olarak geri çekilir.

Fakat çocukluk sona erdiğinde karakterler yalnızca bozkırda yaşayamaz.

Evler geri gelir.

Mülkiyet geri gelir.

Aile geri gelir.

Sınıf geri gelir.

Bu nedenle romanın doğası “özgürlük” gibi tek bir simgeye indirgenmemelidir. Bozkır aynı zamanda kontrol edilemeyenin, sınırların dışına taşanın ve karakterlerin toplumsal hayata sığmayan taraflarının mekânıdır.

Evler ise yalnızca barınak değildir.

Kimin içeride, kimin dışarıda kalacağını belirleyen yapılardır.

İşte bu nedenle Uğultulu Tepelerin görsel hafızasında rüzgâr, taş, pencere, kapı ve açık arazi bu kadar güçlüdür. Mekân, romanın düşüncesini taşıyan sessiz bir karakter gibi çalışır.

Uğultulu Tepeler’i gotik yapan ne?

Uğultulu Tepelerin gotik tarafını yalnızca hayaletler, mezarlar, geceler ya da fırtınalı hava üzerinden okumak romanın kurduğu karanlığı daraltır. Brontë’nin gotiği, doğaüstü olaylardan çok daha geniş bir alanda çalışır. Geçmiş kapanmaz, evler güvenli alanlar olmaktan çıkar, ölülerin etkisi yaşayanların hayatında devam eder ve aile içinde biriken şiddet kuşaktan kuşağa aktarılır.

Romanın tekinsizliği tam da buradan doğar.

Hiçbir şey bütünüyle geride kalmaz.

Catherine’in ölümü Heathcliff’in hayatında bir son yaratmaz. Tam tersine, yokluğu giderek daha güçlü bir varlığa dönüşür. Heathcliff’in Catherine’i unutamaması yalnızca büyük bir yasın işareti değildir; geçmişle bugün arasındaki sınırın giderek silinmesidir.

Ölü olanın yaşamaya devam ettiği, geçmişin bugünü yönetmeye devam ettiği bir dünyada zaman doğrusal biçimde ilerlemez.

Wuthering Heights da bu hissin fiziksel karşılığına dönüşür. Ev, insanları dış dünyanın tehlikelerinden koruyan bir sığınak değildir. İçinde şiddetin, baskının, miras kavgasının ve geçmiş hesapların biriktiği kapalı bir alandır.

Bu yüzden romanın gotik atmosferi dışarıdaki fırtınadan önce içerideki ilişkilerde başlar.

Kapılar kapanır.

İnsanlar birbirlerinin hayatını kontrol eder.

Evler el değiştirir.

Geçmiş yeni kuşakların önüne tekrar çıkar.

Brontë’nin gotiği, korkunun nereden geldiğini belirsizleştirir. Tehdit bazen dışarıdaki doğadır, bazen evin içindeki insan, bazen de yıllardır kapanmamış bir hatıradır.

Geçmiş neden bir türlü geçmişte kalmıyor?

Heathcliff’in Catherine’e bağlılığı romanın ölümle ilgili en güçlü gerilimlerinden birini yaratır. Catherine öldükten sonra Heathcliff’in onunla kurduğu ilişki sona ermez. Onun yokluğuna uyum sağlamak yerine, yokluğu hayatının merkezinde tutmaya devam eder.

Burada yas ile sahip olma arzusu birbirine yaklaşır.

Sevilen kişiyi hatırlamak başka bir şeydir.

Onun yokluğunun sona ermesini reddetmek başka.

Heathcliff’in Catherine’e yönelik özlemi zamanla ölüme karşı bir itiraza dönüşür. Catherine’in kendisinden tamamen ayrılmasını kabul etmek istemez. Bu yüzden romanın doğaüstü çağrışımları yalnızca korku üretmez; Heathcliff’in kaybı kabullenememesinin de bir biçimi hâline gelir.

Geçmişin kapanmaması, romanın diğer ilişkilerinde de tekrar eder. Hindley’nin Heathcliff’e yaptıkları Hareton’ın hayatında yankılanır. Catherine ile Heathcliff’in seçimlerinin sonuçları çocukların dünyasına taşınır. Mülkiyet, aile ve öfke bir kuşakta başlayıp diğerinde devam eder.

Bu açıdan bakıldığında Uğultulu Tepelerin en güçlü hayaletlerinden biri herhangi bir doğaüstü varlık değildir.

Geçmişin kendisidir.

Uğultulu Tepeler bugün neden hâlâ rahatsız ediyor?

Romanın yayımlanmasının üzerinden uzun zaman geçti. Onu çevreleyen sosyal düzen, mülkiyet ilişkileri ve toplumsal beklentiler bugünün dünyasıyla aynı değil. Buna rağmen Uğultulu Tepelerin bazı soruları hâlâ kolayca uzaklaştırılamıyor.

Bunun nedeni romanın modern ilişkileri “öngörmüş” olması değildir. Brontë’nin metnini bugünün kavramlarıyla yeniden etiketlemek, romanı kendi tarihsel bağlamından koparabilir.

Fakat romanın açtığı daha temel meseleler hâlâ tanıdık.

Bir insanın acısı, yaptıklarının ne kadarını açıklar?

Birini sevmek ile onun üzerinde hak iddia etmek arasındaki sınır nerede başlar?

Aşağılanmış olmak, güç kazandığımızda başkasını aşağılamamızı anlaşılır kılar mı?

Geçmişte bize yapılanlar, gelecekte başkalarına yaptıklarımızın gerekçesine dönüşebilir mi?

Ve belki de en önemlisi: Bir kuşağın yarası, sonraki kuşağın kaderi olmak zorunda mıdır?

Uğultulu Tepeler bu soruların hiçbirini rahatlatıcı bir ahlak dersiyle kapatmaz.

Heathcliff’in geçmişini görürüz ama onun davranışlarını bütünüyle mazur göremeyiz.

Catherine’in içinde bulunduğu sınıfsal ve toplumsal koşulları anlarız ama yaptığı seçimlerin yarattığı sonuçları yok sayamayız.

İkinci kuşakta başka bir ihtimal belirir ama bu ihtimal geçmişi geri almaz.

Romanın gücü belki de burada yatar: Karakterlerini açıklamaya çalışırken onları temize çıkarmaz; yargılarken de onların nasıl o noktaya geldiklerini unutmamıza izin vermez.

Heathcliff’in asıl trajedisi nedir?

Heathcliff’in trajedisi yalnızca Catherine’i kaybetmesi değildir.

Yalnızca çocukken aşağılanması da değildir.

Asıl trajedi, kendisine yapılanların hayatının geri kalanını belirlemesine izin vermesi ve sonunda o acıyı başka insanların hayatına taşıyan kişiye dönüşmesidir.

Bir zamanlar evin içinde kendisine yer verilmeyen çocuk, yıllar sonra başkalarının hangi evde, hangi koşullarda ve nasıl yaşayacağını belirleyen kişiye dönüşür.

Bir zamanlar eğitimden ve statüden mahrum bırakılan Heathcliff, Hareton’ın benzer bir yoksunluk içinde büyümesini sağlar.

Bir zamanlar dışarıda bırakılan kişi, sonunda başkalarının sınırlarını çizen kişidir.

Bu yüzden Heathcliff’in hikâyesinde intikam hiçbir şeyi eski hâline getirmez.

Catherine geri gelmez.

Çocukluk geri gelmez.

Uğranılan aşağılanma silinmez.

İntikam yalnızca yeni kayıplar üretir.

Romanın ikinci kuşakta açtığı küçük ama önemli ihtimal tam da bu noktada anlam kazanır. Genç Catherine ile Hareton geçmişi unutarak değil, ona rağmen başka türlü davranarak aynı düzenin devamını kesintiye uğratırlar.

Brontë böylece romanı saf bir umutsuzlukla bitirmez.

Geçmişin insan üzerinde büyük bir gücü vardır, fakat mutlak bir hükmü olmak zorunda değildir.

Bir insan kendisine yapılanları değiştiremeyebilir.

Fakat onları bir başkasına aktarıp aktarmayacağı hâlâ başka bir sorudur.

Uğultulu Tepeler bittikten sonra zihinde kalan şey belki de Heathcliff ile Catherine’in ne kadar büyük bir aşka sahip olduğu değildir.

Daha rahatsız edici bir sorudur:

Bize yapılanları hatırlamakla, onları başkasına aktarmak arasındaki sınır nerede başlar?