Bir romanın adı neden iki semtin adından oluşur?
Peyami Safa, Fatih-Harbiyeye Neriman’ın, Şinasi’nin ya da Macit’in adını vermedi.
Bir aşk hikâyesini öne çıkarmadı.
İki yer adı seçti.
Üstelik bu iki yeri birbirine bağlayan bir hat, romanın içinde sürekli çalışmaya devam eder:
tramvay.
İlk bakışta bu çok kullanışlı bir semboldür. Fatih Doğu’dur, Harbiye Batı’dır; tramvay da iki dünya arasında gidip gelen Neriman’ı taşır.
Fakat tramvayın işlevi “iki medeniyet arasında köprü” demekten daha ilginçtir.
Çünkü tramvay yalnızca Neriman’ın nereden nereye gittiğini değiştirmez.
Her yolculukta ona kim olabileceğine dair başka bir ihtimal gösterir.
Aynı şehirde iki ayrı dünya
Fatih ile Harbiye arasında bir deniz yoktur.
Bir sınır kapısı yoktur.
Neriman başka bir ülkeye gitmez.
Aynı İstanbul’un içinde hareket eder.
Bu ayrıntı, romanın modernleşme meselesini daha güçlü kılar. Çünkü “öteki dünya” uzakta değildir.
Ulaşılabilir durumdadır.
Bir tramvay bileti kadar yakın.
Neriman Fatih’te yaşarken Harbiye’nin varlığını yalnızca başkalarının anlattıklarından öğrenmez.
Oraya gidebilir.
Işıklarını görebilir.
İnsanlarını izleyebilir.
Pastanelerine, eğlence biçimlerine, kıyafetlerine ve seslerine yaklaşabilir.
Bu nedenle arzu soyut değildir.
Şehrin içinde fiziksel bir adresi vardır.
Neriman’ın problemi de tam burada başlar.
Çünkü artık yalnız kendi hayatını bilmemektedir.
Başka türlü yaşanabildiğini de görmüştür.
Tramvaya binmeden önceki Neriman ile indikten sonraki aynı mı?
Bir araç düşünelim.
İçine Fatih’te biniyorsunuz.
Camın dışındaki sokaklar değişiyor.
İnsanların kıyafetleri değişiyor.
Dükkânların biçimi değişiyor.
Işık değişiyor.
Ses değişiyor.
Sonra araçtan başka bir şehir deneyiminin içinde iniyorsunuz.
Bu yolculuk yalnız coğrafi olabilir mi?
Fatih-Harbiyenin ilginçliği burada ortaya çıkar.
Neriman’ın benliği sabit bir merkezden iki semti gözlemlemiyor.
Semtler de Neriman’ı değiştiriyor.
Harbiye’de gördüğü hayat, Fatih’e döndüğünde Fatih’e bakışını etkiliyor.
Daha önce sıradan olan şeyler eski görünmeye başlıyor.
Tanıdık çevre daralmış hissi veriyor.
Şinasi’nin temsil ettiği hayat başka türlü okunuyor.
Yani Harbiye yalnız Harbiye’de kalmıyor.
Neriman onu Fatih’e geri getiriyor.
Aynı şey ters yönde de gerçekleşiyor.
Romanın sonlarına doğru Harbiye’ye yüklediği anlam değiştikçe Fatih’e bakışı da yeniden dönüşüyor.
Bu açıdan tramvay yalnız iki mekânı bağlamaz.
İki farklı Neriman ihtimalini de birbirine bağlar.
Bir sınırı sürekli geçersen, sınır nerede başlar?
Fatih ve Harbiye çoğu okumada iki karşıt kutup gibi ele alınır.
Fakat aralarında sürekli ulaşım varsa, bu iki dünyanın tamamen kapalı olduğunu söylemek zorlaşır.
Tam tersine, birbirleriyle temas hâlindedirler.
İnsanlar geçer.
Nesneler geçer.
Müzik geçer.
Moda geçer.
Arzu geçer.
Modernleşme de çoğu zaman böyle gerçekleşir.
Bir sabah toplumun bir tarafı “gelenek”, diğer tarafı “modernlik” olmaz.
Sınırlar geçirgendir.
İnsanlar iki taraf arasında yaşar.
Eski alışkanlıkların yanında yeni zevkler belirir.
Bir insan aynı anda hem geçmişine bağlı olabilir hem de başka bir geleceğe özenebilir.
Neriman’ın kararsızlığı bu nedenle yalnızca zayıflık değildir.
Belki de içinde yaşadığı şehrin durumuna çok uygundur.
Neriman tam da bu ayrımın üzerinde hareket eden kişidir.
Bir tarafa bütünüyle kapanmaz.
Diğerine de bütünüyle ait değildir.
Tramvay onu tekrar tekrar aradaki bölgeye getirir.
Neriman Harbiye’ye mi gidiyor, kendinden mi kaçıyor?
Romanın başlarında Neriman’ın Fatih’e karşı duyduğu rahatsızlık giderek büyür.
Bu rahatsızlığı yalnız “Batı hayranlığı” diye açıklamak kolaydır.
Fakat o zaman kaçışın neden bu kadar güçlü olduğunu anlayamayız.
Neriman’ın reddettiği şeylerin arasında yalnızca soyut değerler yoktur.
Evler vardır.
Sokaklar vardır.
Kokular vardır.
Müzik vardır.
İnsan ilişkileri vardır.
Tekrar vardır.
Şinasi vardır.
Babasının dünyası vardır.
Bunların hepsi birbirine eklenerek bir hayat biçimi meydana getirir.
Dolayısıyla tramvaya bindiğinde yalnızca Fatih’ten uzaklaşmıyordur.
Kendisinden beklenen Neriman’dan da uzaklaşmaya çalışıyordur.
Bu yüzden tramvay bir kaçış aracına dönüşebilir.
Fakat kaçışın nereye olduğu kadar neden başladığını da sormamız gerekir.
Eğer bir insan kendi çevresinden sürekli başka bir yere gitmek istiyorsa problem yalnızca gittiği yerin cazibesi midir?
Yoksa kaldığı yerin ona sunamadığı bir şey de var mıdır?
Roman Harbiye’nin vaatlerini giderek sorgular.
Ama Neriman’ın başlangıçtaki huzursuzluğunu tamamen ortadan kaldırmaz.
Tramvayın camından görünen modernlik
Neriman’ın modernlikle ilişkisi teorik değildir.
Onu sokakta görür.
Mekânlarda görür.
İnsanların üzerinde görür.
Bu önemlidir.
Çünkü şehirde hareket edebilmek, farklı hayatları birbirleriyle kıyaslama imkânı verir.
Fatih yalnızca Fatih olarak bilinseydi belki sorun olmayacaktı.
Ama Fatih artık Harbiye ile karşılaştırılmaktadır.
Bir mekânın anlamı diğerinin varlığıyla değişir.
Işık ancak karanlığın yanında daha parlak görünür.
Hız ancak yavaşlığın yanında fark edilir.
Yeni ancak eskinin yanında yeni olur.
Neriman’ın zihnindeki Fatih de böyle değişir.
Harbiye’yi gördükçe Fatih’i yeniden sınıflandırmaya başlar.
Bu nedenle tramvayın yaptığı şey yalnızca ulaşım değildir.
Karşılaştırmayı mümkün kılar.
Ve karşılaştırma arzunun en güçlü üreticilerinden biridir.
İnsan sahip olmadığı şeyi ancak onun varlığını bildiğinde isteyebilir.
Peki neden otomobil değil de tramvay?
Romanda otomobil de modern dünyanın güçlü işaretlerinden biridir.
Ama otomobille tramvayın işlevi aynı değildir.
Otomobil daha özel, daha seçkin ve daha sınıfsal bir hareket imkânını çağrıştırır.
Tramvay ise Neriman’ın iki dünya arasında fiilen gidip gelmesini mümkün kılan şehir altyapısıdır.
Bu fark önemlidir.
Otomobil, Neriman’ın ulaşmayı arzuladığı hayatın nesnelerinden biri olabilir.
Tramvay ise onu o hayatı arzulayabilecek konuma getiren araçtır.
Başka bir ifadeyle:
Otomobil vaat edilen gelecektir; tramvay ise o geleceğin görülebilmesini sağlayan geçittir.
Bu nedenle romandaki ulaşım biçimleri de sınıf meselesinden bağımsız değildir.
Bir şehirde nasıl hareket ettiğiniz, hangi şehri gördüğünüzü belirler.
Hangi şehri gördüğünüz ise kendiniz için hangi hayatların mümkün olduğunu düşündüğünüzü etkiler.
Dönüş yolculuğu neden önemli?
Neriman’ın değişimi yalnız Harbiye’ye doğru giderken gerçekleşmez.
Geri dönüş de önemlidir.
Romanın ilerleyen bölümünde Harbiye ve Macit’in temsil ettiği hayatla arasındaki mesafe büyüdükçe aynı şehir hattının anlamı da değişmeye başlar.
Başlangıçta başka bir hayata kaçma isteğini besleyen hareket, geri dönüş ihtimalinin de parçasına dönüşür.
Raylar değişmemiştir.
Şehir değişmemiştir.
Değişen Neriman’ın baktığı şeydir.
Bu da romanın mekân anlayışını ilginç kılar.
Bir yerin anlamı yalnız o yerde bulunan binalarda değildir.
Oraya bakan kişinin zihninde de oluşur.
Neriman Harbiye’ye hayran olduğunda Fatih daralır.
Harbiye’ye duyduğu inanç sarsıldığında Fatih yeniden genişlemeye başlar.
Mekân değişmeden mekânın anlamı değişir.
Tramvay aslında ne taşıyor?
Elbette yolcu taşıyor.
Ama Fatih-Harbiye içinde daha fazlasını da taşıyor.
Bakış taşıyor.
Kıyaslama taşıyor.
Arzu taşıyor.
Rahatsızlık taşıyor.
Sınıf farkını görünür kılıyor.
Neriman’ın kendi çevresine yabancılaşmasını bir yerden diğerine götürüyor.
Sonra aynı hattın üzerinde geri dönüş ihtimalini taşıyor.
Bu nedenle Fatih-Harbiye tramvayını yalnızca “Doğu ile Batı arasında köprü” diye tanımlamak doğru ama yetersizdir.
Belki daha güçlü cümle şudur:
Tramvay, Neriman’ı iki hazır kimlik arasında taşımaz; onun kimliğinin iki dünya arasında gidip gelirken sürekli yeniden kurulmasını sağlar.
Ve romanın adı belki tam da bu yüzden iki semtten oluşur.
Çünkü Neriman’ın hikâyesi yalnız Fatih’te değildir.
Yalnız Harbiye’de de değildir.
Asıl hikâye, aradaki hatta gerçekleşir.




